Sezai Topal

Sezai Topal
@Sezai_Topal
Bedenimdeki Çığlık ve Bedenimdeki Çığlık Yüzleşme seri romanlarının yazarı Kafka’yı ve Tezer Özlü’yü anladığını düşünen, değişime açık, özgürlüğe sevdalı, yazan ve okuyan biri... Instagram: @sezaitopal_official
Felsefe Grubu Öğretmeni
Üniversite Mezunu
Mersin
Göksun / Kahramanmaraş
89 okur puanı
Haziran 2020 tarihinde katıldı
Topraktan Kente Çaresizlik Hikâyeleri
Puan vermedi
Sarı Sıcak, sıradan insanların çaresizliğini anlatır. Bu dünyada hayatlar büyük idealler etrafında değil, küçük hayatta kalma arzuları etrafında şekillenir. Çukurova’nın kavurucu sıcağında, doğanın sertliğiyle yoğrulan tarla emekçilerinin hikâyeleri vardır burada. Düş kuracak zamanı olmayan, bildiğini hayatın zorunluluğundan bilen, düşünmeye fırsat bulamadan çalışan insanların dünyası… Bu öykülerde insanlar yalnızca doğa tarafından değil, toprak düzeni tarafından da kuşatılmıştır. Hem ağanın gölgesinde, hem de kendi yoksulluğunun içinde yavaş yavaş ezilen hayatlar anlatılır. Dışlanan, hor görülen ama yine de hayatta kalmaya çalışan insanların sessiz hikâyeleri… 1960–70’li yılların toplumsal gerçekliğini anlattığı için, bugünün kent insanına uzak gelebilecek sahneler de vardır. Bu uzaklık, bir dirgenin ne olduğunu bilmemekten değil; o dirgenin temsil ettiği yaşam biçiminin artık gündelik deneyimin dışında kalmış olmasından kaynaklanır. Toprakla, bedenle ve zorunlu emekle kurulan ilişki zayıfladıkça, o dünyanın dili de yabancılaşır. Yine de anlatılan acılar geçmişe ait değildir. Çukurova’nın sıcağında yaşanan sıkışmışlık bugün kentin betonunda sürmektedir. Mekân değişmiş, araçlar değişmiş; ama ezilme biçimleri ve küçük hayatta kalma mücadeleleri büyük ölçüde varlığını korumaktadır.
1000Kitap
Sarı SıcakYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 20236,8bin okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
İktidarın Doğası: Güç Şiddet Üretir mi?
Puan vermedi
Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi romanı yalnızca bir aşk ve fedakârlık hikâyesi değildir; aynı zamanda tarihin birey üzerindeki yıkıcı etkisini anlatan güçlü bir toplumsal trajedidir. Roman, 1775 yılında İngiltere ve Fransa’nın paralel karanlığıyla başlar ve bireysel kader ile tarihsel hesaplaşmanın nasıl iç içe geçtiğini gösterir. I. İki Dünya, Ortak Karanlık Romanın açılışında hem İngiltere’de hem Fransa’da adalet sistemi sert ve ölüm cezaları yaygındır. İngiltere’de hukuk düzeni katı ve acımasızdır; Fransa’da ise halk açlık ve yoksulluk içinde yaşamaktadır. Paris’te bir şarap fıçısının yola dökülmesi sahnesi, devrimin habercisidir. İnsanların çamurlu şarabı içebilmek için yere kapanması yalnızca açlığı değil, yaklaşan kanlı patlamayı simgeler. Birinin duvara çamurla “KAN” yazması, devrimin henüz başlamadan önce bile zihinsel olarak hazır olduğunu gösterir. II. Bastille’den Çıkan Bir Hayat Bay Lorry ve Lucie Manette’in Paris’te Dr. Manette’i buldukları sahne, romanın duygusal merkezlerinden biridir. Bastille’de yıllarca hapsedilmiş doktor: • Kimliğini unutmuştur • Mesleğini hatırlamaz • Kendi adını değil hücre numarasını söyler “105 Numara, Kuzey Kulesi.” Ayakkabı yapmak, onun hayatta kalma refleksine dönüşmüştür. Lucie’nin babasına sarıldığı an, romanın temel temasını kurar: İnsan yeniden hayata dönebilir. Ama geçmiş tamamen silinmez. III. İngiltere: Medeniyet Maskesi Londra’ya geçildiğinde görülen dünya, Paris’ten daha az karanlık değildir.
1000Kitap
İki Şehrin HikâyesiCharles Dickens · Can Yayınları · 202376,5bin okunma
Bilincin Hastalığı ve Ahlaki Felç
Puan vermedi
Fyodor Dostoyevski, Yeraltından Notlar’ta insan bilincini bir ilerleme aracı olarak değil, doğrudan bir hastalık belirtisi olarak ele alır. Roman, daha ilk cümlede bu tavrını açık eder: “Ben hastayım… bilinçli bir insan hastadır.” Bu bir yakınma değil, bir iddiadır. Yeraltı Adamı’nın derdi dünyayla değil; dünyayı fazlasıyla anlamasıyladır. Dostoyevski’ye göre “normal” insanın aptal olması neredeyse kaçınılmazdır. Çünkü normal insan, iki kere ikinin dört ettiğini kabul eder; itiraz etmez, hesap yapar, uyum sağlar. Yeraltı Adamı ise bu kesinliği aşağılayıcı bulur. Matematiksel doğrular, insanın özgür iradesini yok eden zincirlerdir. Bu yüzden refah, düzen ve mutluluk idealleri ona göre ruhsuzlukla eşdeğerdir. Acının Savunusu ve Refahın Aşağılanışı Yeraltı Adamı acıyı yalnızca kabullenmez; onu bilinçli biçimde sahiplenir. “Acı duymak anlamanın tek kaynağıdır” derken, insanın kendisini ancak acı yoluyla fark edebileceğini savunur. Mutluluk, düzen ve refah ise onun gözünde sığdır. “Sadece refahı sevmek”, iki kere ikinin dört etmesini sevmek gibidir: tartışmasız ama insanî olmayan. Bu yüzden “Yaşasın yeraltı” diye haykırır. Ancak hemen ardından bunun da bir yalan olduğunu itiraf eder. Yeraltı bir kurtuluş değildir; sadece daha az onurlu bir sığınaktır. İnsan kırk yıl işsiz güçsüz bırakılır mı sorusu, bireysel bir serzenişten çok, modern toplumun bireyi işlevsizleştirme biçimine yöneltilmiş bir suçlamadır. Kendinden Tiksinme, Korkaklık ve Aşağılanma Yeraltı Adamı’nın iç dünyası sürekli bir kendinden nefret hâliyle çevrilidir. İnsanların ona “garip ve tiksintiyle” baktığını düşünür; ama aynı zamanda bu bakışı hak ettiğine inanır. Korkaklığını inkâr etmez, hatta onu bilincin doğal sonucu olarak sunar. “Dünyadaki aklı başındaki bütün insanlar için sonuç budur” diyerek,
1000Kitap
Yeraltından NotlarFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025159,5bin okunma
Küçük Burjuva Korkusu ile Devrimci Cesaret Arasında:
Puan vermedi
Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına romanı, bireysel hayatlar üzerinden 1950’lerin sonlarında Türkiye’yi 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesine götüren siyasal, toplumsal ve ideolojik atmosferi anlatır. Roman, büyük tarihsel kırılmaları sloganlarla değil; korku, çelişki, kaçış ve ahlaki savrulma hâlleri üzerinden kurar. Bu yönüyle yalnızca bir dönem romanı değil, baskı rejimlerinin insan ruhunda yarattığı sürekliliğin de anlatısıdır. Rastlantı ve Ahlaki Kayma Kenan ile Günsel’in tanışması bir rastlantıdır. Roman, bazı ilişkilerin büyük ideallerle değil, tesadüflerle başladığını özellikle vurgular. Ancak bu rastlantı masum değildir; daha ilk andan itibaren etik bir kayma taşır. Kenan’ın Günsel’e yanlışlıkla “Nermin” diye seslenmesi, hem aldatmanın hem de karakter çözülmesinin sembolik bir işaretidir. Kenan tipik bir küçük burjuva aydınıdır: çocukça tepkiler verir, sağlıksız kıskançlıklar yaşar, duygusal krizlerini politik ya da psikolojik gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışır. Günsel’e attığı tokat, ardından gelen “Ben hastayım” savunusu, onun sorumluluk almaktan ne kadar kaçtığını gösterir. Günsel’in Kenan’a “it” diyecek kadar sertleşmesi, bu ilişkinin romantik değil, patolojik bir bağa dönüştüğünü açıkça ortaya koyar. Burada aşk, devrimci bir bağ ile aşağılık küçük burjuva bağı arasındaki gerilim alanıdır. Günsel gitmek ister ama gidemez; Kenan ise suçlar, yalvarır, kendini acındırır. Roman, “hastalıklı sevgi”yi bir istisna hâli olarak değil, bu sınıfın olağan duygulanım biçimi olarak sunar. Küçük Burjuva Ahlakı ve Suçlama Mekanizması Kenan’ın sürekli Günsel’i Sermet’le ilişki yaşamakla suçlaması, ahlaki üstünlük kurma çabasından ibarettir. Oysa kendisi eşi Nermin’le birlikte olduğunu açıkça söyler, ardından “kirliyim” diyerek vicdanını yine Günsel’in sırtına yükler.
1000Kitap
Bir Gün Tek BaşınaVedat Türkali · Ayrıntı Yayınları · 20256,5bin okunma
Yanlış anahtar
Puan vermedi
Son Bakış, Berlin Duvarı’nın yıkıldığı yıl doğan Tina’nın, ölümle yüz yüze kaldığı son dakikalarda zihninden geçenler üzerinden kurulan bir romandır. Roman, genç bir kadının yere çakıldıktan sonra ambulans beklerken yaşadığı bilinç akışıyla, geçmişine, kaçışına, aşkına ve kimliksizliğine geri döner. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Gürcistan’ın yaşadığı siyasal ve toplumsal dönüşüm, romanda bireysel bir hikâye üzerinden anlatılır. Tina bir balerindir. Ülkesinde muhalif olduğu için sevgilisi Kaveh’le birlikte kaçmak zorunda kalır ve Türkiye’ye gelir. Burada hasta bakıcılık yapar; otoriter bir kadın olan Seval Hanım’ın, yatalak ve konuşamayan annesi Nezahat Hanım’a bakmaktadır. Nezahat Hanım’ın bedeni romanda hayatın kendisine dönüşür: hareketsiz, sessiz ama kaçınılmaz. Tina’nın Türkiye’de neredeyse hiç kimsesi yoktur. Kimliği yoktur, dili sınırlıdır, yardım isteyemez. Bir gün evden çıkarken yanlış anahtarı alır. Eve dönemediğinde komşulardan yardım isteyemez; görünmezliği buna engeldir. Çatıdan balkona atlamayı düşünür ama atlayamaz ve beşinci kattan düşer. Romanın tamamı bu düşüşten sonra, Tina’nın yerde yatarken geçen birkaç dakikalık sürede akar. Etrafında toplananlar onun kim olduğunu bile çıkaramaz. Birinin ağzından şu cümle dökülür: “Ah, ne pisi pisine bir ölüm.” Tina’nın telefonunda yalnızca üç numara vardır: Sakhli (ev), Kaveh (artık kullanılmayan bir numara) ve Seval (konuştuğu tek insan). İç dünyasını ise yalnızca annesine, “deda” diye seslenerek kurar. Ambulansı beklerken Tina, ülkesinde muhalif olan Eka’nın ölümünü düşünür: Bir kurşunla mı öldürüldü, yoksa kalabalığın içinde ezilerek mi? Bu soru, romanın merkezine yerleşir: “Eka gibi bir kalabalığın ortasında ezilerek ölmek mi, yoksa bir çatıdan düşerek ölmek mi?” Bu karşılaştırma, ölüm
1000Kitap
Son BakışIrmak Zileli · Everest Yayınları · 2026794 okunma