Bütün yaptıkları da bu zaten: Eğlence olsun diye, birini alıp anlatıyorlar, gerçeğe uygun anlattıklarını sanıp övünüyorlar da. Oysa hiçbirinde hayat yok: Hayatı anlama yok, duygu yok, sizlerin hümanizm dediğiniz şey yok. Yalnızca kendini önemseme var, o kadar. Sokaklarda yakalayıp hapse atıyorlar hırsızları, düşmüş kadınları kitaplarda anlatıyorlar. Yazdıkları öykülerde 'görülmeyen gözyaşları'* duyulmuyor, ama yalnızca göze batan kaba bir alay ve öfke görülüyor."
Ama yollar kendisini ne kadar Ben’den uzaklara alıp götürse de, bir yerde durup ileri geçmiyor, onu yine alıp Ben’e getiriyordu. Siddharta isterse binlerce kez Ben’den kaçıp gitsin, hiçlikte yaşasın, hayvanda, taşta kalsın bir süre, sonunda yine Ben’e dönüşün elinden kurtulamıyor, vakti gelince yine kendini bulmaktan kaçamıyordu, güneş ışığında ya da mehtapta, gölgede ya da yağmurda yeniden Ben oluyor, Siddharta oluyor ve zorunlu çevrimin sıkıntısını duyuyordu yine.
söylesene vera
çocuklara sıkılan hangi kurşun kahpece değildir?
öfkemiz taş doğursun vera taş!
yüreğimizi söksün yerinden
bak her tarafta sapanlı ebabiller
ebrehe’nin tankları kan kusturur
şimdi firavunu boğan kızıldeniz’i
ağlama duvarının dibinde görürüm
ki asa değil musa’nın elindeki
çağın sökülmüş kalbidir
Başrahibin yanında, bana “Hayyam bir sarhoş ve dinsizdi!” diye bağırdı. Ben de şu cevabı verdim: “Siz böyle demekle Hayyam’a hakaret etmiyor, tam tersine sarhoşluğu ve dinsizliği övmüş oluyorsunuz!”