O kadim istenç yani yazmanın şahdamarı çatlatabilecek uyanık zabiti, hassas titiz murakıbı mütemadiyen nabzımı bileğimi yokluyor, başımı sarsarak nida ve silleyle kendine gel diye bağırıyordu.
Ravilere göre sarsılarak neyi okuyayım diye haykırıyordu Cibril'e Muhammed. Hermes, biteviye Tanrıların sancısını taşıyordu insan zavallısına. Suretler değişiyor, mübeyyizler aldatsa da, tarih beşeriyetin kanla beslendiğini saklayamıyordu.
Değişmeyen tek hakikat çırpınıştı.
Neyi yazmalıydım diyordum ben de kendime.
Halkının bütün taksiratıyla omzu bükülen, pazılarına şişler sokulan, bileklerinden vücuduna mutsuzluk zerk edilen, ruhaniyeti darağacına çoktan çekilen ben neyi yazabilir, neyi okuyabilirdim ?
En şedit zalimler, en büyük mazlumlardan türer demiyor muydu Cioran ?
Kavminin boğazından hançeri çektiğinde Musa, Tur'dan dönüşle uğramadı mı bin inkisara ?
Neyi yazmalıydım diyordum kendime.
Alın bedenimle doyun, kastetmeyin desem bunca masuma dinleyecek miydi soysuzlaşan, sağırlaşan gürühlar ?
Kendi hüzünlerimizde boğulmaktan başka yazgımız mı var ?
Kaygısızca gülmeyi unuttum diyor bugün, konuştuğumuz dostun biri.
Ben de dedim, ben de..
Hem de çarçabuk siliniyor artık hafızamdan, Akdeniz kızlarının dudak kıvrımlarındaki tebessümler.