Zeze’nin çocukluktan gençliğe uzanan yolculuğuna eşlik ettiğimiz, insanın içine usul usul işleyen bir hikaye. Bu kez karşımızda o yaramaz, hayalperest çocuğun biraz daha büyümüş, biraz daha kırılmış ama hâlâ aynı derinlikte seven hâli var. Zeze artık hayatı daha net görüyor belki ama bu netlik ona huzur değil, daha fazla iç hesaplaşma getiriyor.
Kitabı okurken sık sık şunu düşündüm. Büyümek gerçekten güçlenmek mi, yoksa sadece daha iyi rol yapmayı öğrenmek mi? Zeze’nin içindeki sevgi ihtiyacı hiç azalmamış. Hala birine tutunmak, bir yerde ait hissetmek istiyor. Ama hayat bu kez daha sert. Çocukken yaşanan yoksunluk başka, gençken hissedilen yalnızlık başka. Ve yazar bunu öyle süssüz, öyle doğal bir dille anlatıyor ki, bazı cümlelerin altını çizmeden geçemedim.
Zeze zaman zaman öfkeli, zaman zaman fevri, bazen de insanı şaşırtacak kadar cesur. Ama bütün o delifişek tavrının altında kırılgan bir kalp var. En çok da bunu hissettim. İnsan ne kadar büyürse büyüsün, içindeki o sevgiye aç çocuk tamamen susmuyor. Sadece sesi değişiyor.
Bu kitap bana, gençliğin romantik bir özgürlükten çok, yoğun bir savrulma hâli olduğunu düşündürdü. Yanlışlar, büyük duygular, ani kararlar… Hepsi Zeze’nin ruhunda bir iz bırakıyor. Okurken bazen ona kızdım, bazen “dur” demek istedim ama çoğu zaman sarılmak istedim.
Çünkü aslında onun aradığı şey çok basit. Anlaşılmak.
Delifişek, dışarıdan bakıldığında asi bir gençlik hikâyesi gibi durabilir ama bence özünde sevgiye dair bir roman. İnsan kalbinin büyürken nasıl çatladığını, nasıl kabuk bağladığını ve yine de sevmekten vazgeçmediğini anlatıyor.
Şu soru ile kitabı bitirdim ve halen cevap bulamadım, insan gerçekten büyür mü, yoksa sadece içindeki delifişeği saklamayı mı öğrenir?