Geç Kalan’ı okurken kendimi sık sık kitabın içinden başımı kaldırıp boşluğa bakarken buldum. Çünkü Tarık Tufan bu romanda bir hikaye anlatmaktan çok, insanın içine bastırdığı duyguları usulca uyandırıyor.
Bu kitap “okunup bitirilen” değil, yavaş yavaş hissedilen bir kitap. Bazı cümlelerin altını çiziyorsun, bazılarını ise kalbinin bir köşesine bırakıyorsun. İnsan bir kitaba bu kadar kendini yakın hissediyorsa, aslında kendi hikayesini mi okumuştur?
Roman boyunca karakterlerin yaşadığı pişmanlıklar, suskunluklar ve yarım kalmışlıklar insana çok tanıdık geliyor. Hepimizin hayatında “keşke” dediği anlar yok mu? Söylenmeyen sözler, ertelenen adımlar, cesaret edilemeyen duygular…
Tarık Tufan bunları büyük laflar etmeden, bağırmadan anlatıyor. Belki de bu yüzden bu kadar gerçek ve bu kadar yaralayıcı. Kitap sana bir şey dayatmıyor; sadece yanına oturup sessizce eşlik ediyor.
En çok da insanın kendisiyle ve Allah’la olan mesafesini düşündürüyor Geç Kalan. İnanç, pişmanlık ve umut iç içe geçiyor. Bazen karanlıkta kalıyorsun ama tamamen umutsuz da hissetmiyorsun. Sanki “her şey bitmedi” diyen küçük bir ses var sayfaların arasında. Bu yüzden bu kitabı, hayatının bir yerinde durup düşünen, “ben neredeyim?” diye soran herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.