Turgut,bütün içinden geçenleri genç gazeteciye vermek istedi.Ne yazık:inandırma gücünü bulamıyordu kendinde.
Sözlerinin yarısında konuşmaktan vazgeçiyordu.Kimseyi değiştirmek istemiyordu.Bunun gerekli olduğuna inanamıyordu artık.
Yarının hiçlik olması tehdidiyle mutlu olamam ve olmayacağım.
Derin bir hakaret bu.
Bu yüzden, beni acı çekmem ve yok olmam için, fikrimi sormadan ve küstahça var eden bu doğayı; su götürmez davacı, savcı ve davalı rolümle, kendimle birlikte mahkûm ediyorum.
Doğayı yok edemediğim için de, sadece kendimi yok ediyorum, hiçbir suçlunun bulunmadığı bir tiranlığa katlanmaktan bezmiş olarak...
Şimdi bir kez daha kendi kendime aynı soruyu soruyordum:
“Onu seviyor muydum?”
Ve bir kez daha bu soruyu nasıl yanıtlayacağımı bilemedim! Daha doğrusu, belki yüzüncü kez aynı yanıtı,
ondan nefret ettiğim yanıtını verdim.
Evet, ondan nefret ediyordum!
Kimi zaman -özellikle sohbetlerimizin sonunda- onu boğmak için ömrümün yarısını seve seve verirdim!
Yemin ederim; keskin bir bıçağı onun göğsüne yavaş yavaş saplama şansım olsa, bundan müthiş bir zevk
duyardım. Ama yine de en kutsal şeyler üzerine yemin ederim ki, Schlangenberg’in en yüksek
tepesinde bana eğer “Kendini aşağı at” dese, düşünmeden atlardım, hem de seve seve.
Bunu biliyordum.
Şu ya da bu şekilde artık bu işi bir çözüme kavuşturmak gerekiyordu...
Yoksa albayım, siz de güçlü bir yabancı aydının hayal ürünü
olsaydınız, şimdiye kadar Amerika'yı filan keşfetmiş olmaz mıydınız ha?Benim gibi yorgun bir kafanın yaratacağı Hüsamettin beyden ne beklenir oysa?
Albay, yeni durumuna alışmış görünüyordu:
'Zarar yok oğlum Hikmet. Amerika'yı keşfedenler, çok sıkı tutuyormuş işi. Ben, senin tabirinle gevşeklikten yanayım'...