Dorian Gray’in Portresi, benim için güzellik ve hazdan çok, vicdandan kaçmanın mümkün olup olmadığını sorgulayan bir roman. Hikâye ilerledikçe portre, yalnızca bir sanat eseri değil; Dorian’ın görmezden gelmek istediği ahlaki yükün sessiz bir tanığına dönüşüyor.
Dorian, portresindeki değişimi vicdanının ve eylemlerinin sonucu olarak gördükçe, ondan kurtulma arzusu daha da güçlenir. Portre çirkinleştikçe, onunla yüzleşmekten kaçmak ister; bu nedenle onu görmeyeceği bir yere göndererek vicdanını yok saymayı dener. Ancak her defasında Lord Henry’nin haz merkezli düşünce dünyası, Dorian’ı yeniden sorumluluktan uzak bir yaşama çeker. Vicdan bastırılır, ertelenir; fakat hiçbir zaman ortadan kalkmaz.
Dorian Gray’in yaptığı kötülükleri portreye yüklemesi, vicdan ve onun getirdiği sorumluluktan kaçma isteğinden doğar. Yaptığı her eylemin izini kendi benliğinde değil portrede görmesi, suçla kurduğu ilişkiyi nesneleştirmesine olanak tanır. Böylece Dorian, yaşayacağı vicdani yükten duygusal olarak uzaklaşmaya çalışır; tüm çirkinliği portreye aktarması da bu kaçışın en somut biçimidir. Bu yönüyle roman, bireyin sorumluluğu dışsallaştırarak kendini aklama çabasını ele alır ve bu yönüyle Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan kitabında görülen ahlaki kaçışla benzer bir zeminde buluşur.
Dorian Gray’in Portresi, karakterlerin ruhsal derinliklerine inmeyi amaçlayan bir roman olmaktan çok, karakterleri düşünsel temsil olarak ele alan bir anlatıdır. Wilde, bireysel psikolojiden ziyade ahlak, estetik ve sorumluluk kavramları etrafında kurulan bir fikir çatışmasını merkeze alır.
Dorian “kötü” bir hayat yaşamış olsa da içindeki iyiyi tamamen kaybetmek istemez. İyi yaşamaya çalıştığı anlardan sonra portredeki yüzün değişimini merak etmesi, vicdanın bütünüyle susturulamadığını gösterir. Bu