Tutalım ki bir kalem odası vardır, ama burada değil, başka bir ülkede... Gene tutalım ki, bu kalem odasının bir şefi vardır. Rica ederim, o şefin astları arasında oturuşuna bir bakın... Yüzünde öylesine mağrur, asil (daha neler neler anlatan) bir ifade vardır ki, ağzınızı açıp kendisine bir şey söylemeye çekinirsiniz! Fırçayı alın elinize, resmini yapın... Bir Prometheus, tam bir Prometheus! Kartal gibi bakışları vardır, hareketleri ölçülü ve ağırdır. Aynı kartalı bir de kalem odasından çıkıp koltuğunun altında evraklarla müdürünün odasına giderken görün... Süklüm püklümdür, keklik gibi sekerek koşturmaktadır. Ama kendisinden küçük rütbelilerin bulunduğu bir toplulukta veya akşam eğlencesinde bizim Prometheus gene Prometheus’tur. Ama çevresindekilerin rütbeleri kendisinden birazcık yüksekse Premetheus’ta Ovid’in bile aklına gelmeyecek değişiklikler olur: Böcek kadar, böcekten bile küçük, bir kum tanesi oluverir! Ona bakarken şöyle geçirirsin içinden: “Hayır, İvan Petroviç değil bu... İvan Petroviç’in boyu daha uzundur, oysa bu daha kısa boylu ve zayıf. İvan Petroviç yüksek sesle konuşur, sesi kalındır ve asla gülümsemez, oysa bu neyin nesiyse... kuş gibi cıvıldıyor ve durmadan gülümsüyor.” Yakınına gidip bakarsın, evet, İvan Petroviç’ten başkası değildir! “He-he,” diye geçirirsin içinden..