Köpeğin Şadbağ'da uzak durmadığı tek kişi, Peri'ydi. Peri'yi gördü mü bütün ağırbaşlılığı uçup giderdi. Kıza duyduğu sevgi sınırsız, lekesizdi. Peri onun bütün evreniydi.
...
Bütün gün Peri'nin peşinden ayrılmaz, topuklarını koklardı, geceleri, ayrıldıkları zaman da kapının önünde gamlı gamlı yatıp sabahı beklerdi.
Bize ziyasını beş bin senede gönderen yıldızlar varken, en kabadayısı elli sene sonra kütüphanelerde çürüyecek ve nihayet beş yüz sene sonra adı unutulacak eserler yazarak ebedi olmaya çalışmak, yahut üç bin sene sonra, kolsuz bacaksız, bir müzede teşhir edilsin diye, ömrünü çamur yoğurmak ve mermere kalem savurmakla geçirmek bana pek akıllı işi gibi gelmiyor.
Fakat içimizde, bizim "ahlak" tarafımızda hiçbir şekilde münasebete geçmeyerek hadiseleri muhakeme eden, neticeler çıkaran ve tedbirler alan bir "hesabi" tarafımız vardı ve lafta değilse bile fiilde daima o galip çıkıyor ve onun dediği oluyordu.
Kerouac'ın romanlarındaki kahramanlardan biri gibi vahşi, havalı ve uçarı nasıl olunabilir, diye düşünür dururdu Sumire. Ellerini pantolonunun cebine sokar, siyah saçlarını kasıtlı olarak dağıtır, gözlerinde hiçbir sorun olmamasına rağmen Dizzy Gillespie'ninkine benzeyen kara, plastik gözlüğünü takar, boş boş göğe bakardı. Neredeyse her zaman ikinci el bir giysi dükkanından satın alınmış gibi duran bol, balıksırtı ceketini giyer, ayağına da kaba iş botlarını geçirirdi. Mümkün olsa sakal da bırakırdı eminim.