Tolstoy’un Şavaş ve Barış ’ını okuyordu. ‘Adam yüzlerce sayfa yırtıyormuş. Biz de kendi çapımızda katılıyoruz ona.
Gorki’ye göre, Tolstoy insana baktığı zaman bin gözü varmış gibi gelirmiş.
O muhteşem şeyin herkes peşinde koşuyor ve dibindeki aşkı görmemekte de iş.
"Şuraya biraz pembe, biraz mor... maviyi şuraya vurmalı! Kırmızıyı.... duyguları fırça darbeleriyle renklendirebilirsin, fakat; aşk böyle bir şey değil.
aşk kendine özgü bir varlık; biçime sokamazsın, olduğu gibi kabul eder ve yaşarsın.
“Bana kitap kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gölgesi gibi sıfatlar yakıştırılabilir. Şövalye romanları okuya okuya kendini şövalye sanan Don Kişot’a benzetebilirsiniz beni. Yalnız onunla bir fark var aramda: ben kendimi Don Kişot sanıyorum.
“Kitaplardan, yaşantılarım için yararlanamadığımı ve kendimi bir biçime sokamadığımı da yüzüme vurabilirsiniz. Ne yapabilirim? Kitap okumakla, manavın beni aldatmasına engel olamıyorum bir türlü. Manava inanmadığım halde beni aldatıyor namussuz. Ya inandığım dostalarımın beni aldatmasını önlemek: büsbütün imkânsız bu. Dostlarım alay ediyor benimle. Bu çocuğun sonu ne olacak, diyorlar. Hiç olmazsa kitaplardan kitaplar çıkarmalıymışım. Bunu da yapamıyorum, yazamıyorum. Kitapları, işimde kullanılacak bir mal gibi göremiyorum: kapılıyorum onlara. Belki kitaplar da onlara karşı gösterdiğim aşırı ciddiyetimle alay ediyordur. Biliyorum, kitaplar da beni adamdan saymıyorlar. Fahişelerin, onlara barlarda para yediren tüccarları küçümsemesi gibi hor görüyorlar beni.
‘Bütün bunları düşündükçe daha da tersleşiyorum, kendime daha çok zararım dokunuyor; benimle alay edenlerin gözünde daha da küçülüyorum. Duvarlar duvarlar var çevremde. Halsiz kalıncaya kadar başımı vuruyorum onlara.’
Dünyanın düzeninde bir eksiklik yok. Daha doğrusu varoluşta ve evrenin çarkında bir hata yok. Böcekten ağaca, çiçekten toprağa, suya… bir hâlidir gidiyor. Düşün(e)meyen insanoğlunun yaratılış hevesinde — burada Yaratan’ı sorgulamıyor, insana ima buluyorum — mi bir kusur (sanmam) var; yoksa insan kusurlu da (evet, yaratılan kusurludur; bilerek ve isteyerek de öyle olmuştur) kusursuz olan ne var?
“İnsan da hep kusurlu canım…”
“Ne yapayım, ben böyle yaratılmışım…”
Diye diye geldiğimiz — kendimizi ne hâle getirdiğimiz — duruma bak sen.
Hepimiz suçluyuz! Eşit derecede ve tekrarlayarak; sevdiğimiz için, saygı gösterdiğimiz için, sarıldığımız, çiçeği koklarken aldığımız o kederli veya memnuniyetli mutluluk için; tırtılın toprakta veya yaprakta sürtündüğünü izlerken hoşnut olduğumuz için; sevişirken kokladığımız her bir alandan memnuniyet duyma gayesiyle — ve tabii ki memnun etmek için — her bir ısrarlı dokunuş için, alacağımız hazzın sarsılmaz özgüveni ve tabii egomuzu hoşnut tutma hevesiyle verdiğimiz savaşlardan galip geldiğimiz için; birinin elini tuttuğumuzda onun saflığıyla saflaştığımız için ve de onunla aynı yükseklikte olmaya çalışıp yağ gibi üste çıkmaya çabalamadığımız için; karşıdan gelen bir bireye tebessümle selam verirken alacağımız tepkiden bihaber, keyifli bir gün için yapılan bu anlamsız hareketler için; hemcinsimize giydiği bir elbisenin ona yakıştığını söyleme gereği duyup, iltifatı hak ettiği için yüzündeki tebessüme ortak olduğumuz için; kitap okurken — okumayı sevmeyen bir toplum olarak (ama biz bu yazıya evrensel bakalım) — “Kitaba bakabilir miyim? Yazarını merak ettim…” diyen o meraklı salyangoz satıcısı kızın (bu bir benzetme ve de güzel bir kadın!) öğrenince kaşlarının ilginç şekillere girmesine rağmen hoş, çocuksu bir siluet hâli takınması için;