Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkan olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendigim insana karşı duydugum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi. Sonra, aradan seneler geçtiği halde, nasıl hâlâ ona bağlı olduğumu gördükçe, ruhumda daha büyük bir infial duyuyordum. O beni çoktan unutmuş olacaktı.
“Bana burada bulunma nedenimizin, bu çarpıklığı düzeltmek değil, bizi ona alıştırmak olduğunu açıkladı. Ve sorunlarımızdan birinin de bu çarpıklığı kabullenemeyişimiz olduğunu söyledi. Her birimizin nasıl kendine özgü bir yürüyüşü varsa, her birimizin hissetme, düşünme ve
olaylara bakış biçimi de ayrıymış ve kendini düzeltmek istesen bile, bu, bir günde olmuyormuş ve eğer kendini zorlarsan bu kez başka yönlerden gariplik çıkıyormuş. Gerçi bu pek basite indirgenmiş bir açıklama ve sahip olduğumuz sorunun ancak bir bölümünü kapsıyor, ama galiba, doktorun bana söylediklerini, belli belirsiz de olsa, anlayabildim. Belki de bu çarpıklığımızla doğru dürüst uyum sağlayamıyoruz. Bunun için içimde bu çarpıklığın yarattığı gerçek acıya ve sıkıntıya bir yer bulamıyorum ve bundan kurtulmak için buradayım. Burada olduğumuz sürece, başkalarına acı vermiyoruz ve başkaları da bizi üzmüyor. Çünkü hepimiz, “kaçık” olduğumuzu biliyoruz. Bulunduğumuz yer dış dünyadan tümüyle farklı. Dışarıda, insanların çoğu, kaçıklığının bilincinde olmadan yaşıyor. Ama işte bu çarpıklık bizim küçük dünyamızda yaşamak için gereken önkoşul. Biz onu gururla sergiliyoruz, bir Kızılderili’nin hangi kabileden olduğunu belirten tüylerini sergilemesi gibi. Ve karşılıklı birbirimizi incitmemek için de kendi halinde bir yaşam sürüyoruz.”
“Çok zaman önce, henüz gençken ve anılarım henüz tazeyken, olan biteni anlatmayı birkaç kez denedim. Ama, o dönemde bunu yapamadım bir türlü. Biliyordum, ilk satırı yazabilsem gerisi kendiliğinden gelecekti, ama başaramıyordum bu ilk satırı yazmayı. Her şey fazlasıyla belirgindi, açıktı ve nereden başlayacağımı bilmiyordum. Nasıl bir harita, aşırı ayrıntılı olduğunda pek işe yaramazsa, öyleydi işte. Ama şimdi anlıyorum. Sonunda anlıyorum; biliyorum ki ancak ve ancak eksik kalmış düşünceler ve anılar, eksik diye tanımlanan cümlelere gelip oturabilir.”