‘I’ll just have what the rest of you does,’ muttered Grandpa, appearing overwhelmed and ill at ease. He kept trying to hide his mouth with his hand, afraid others would see his missing teeth, his watery eyes still downcast, as if still awed to be seated where he was.
Benjamin oyunun kenarında duran Pierre’i gördü. Onun incecik montuna baktı, şapkası yoktu, soğuktan morarmış ellerini kotunun ceplerine sokmuştu. O an Benjamin’in üzerine ani bir öfke geldi. Anne ve Baba ona neden kalın bir palto giydirmemişti? Neden bir şapkası ya da eldiveni yoktu? Ne var ki sınıfa dönerken kendisinin de soğuktan donduğunu ve montunun kardeşinin ki kadar dayanıksız olduğunu fark etti. Yavaş yavaş tüm ipuçlarını bir araya getiriyordu artık, etrafına bakarak kendini tanımayı öğreniyordu.
Göle giden bu yol kas hafızasına o kadar yerleşmiş ki, bu hızda giderken bile her engeli savuşturabiliyor. Toprağın üzerindeki her bir kökten kaçınıp her keskin kayayı atlıyor, çocukluğundan geçiyor.
Salim, bir daha asla beni göremeyeceğini söylerken gökyüzü karardı ve çöle karanlık çöktü. “ Sence yakalanmakla kalmayıp bir de Yahudi bir kıza aşık olduğum anlaşılırsa bana ne yaparlar sence?” Sonra da bir solukta dilinde hala tadımı hissedebildiğini, pürüzsüz tenimi ve şampuanımın kokusunu düşündüğünü söyledi. Onu affedeyim diye çöldeki bütün kumları, yeryüzündeki bütün armağanları bana vermeyi aklından geçirdiğini anlattı.