• a. Arapça gramer açısından, daha önce geçen Allah lafaza-i celalin tekrar edilmesi yerine, ona ait zamiri kullanmak daha edebîdir.

    b. Allah’a ait “Hu Ve” "O", zamiri kullanıldığı zaman, muhatabın hayalinde, mertebece kendisinden ve her şeyden çok yüksek olan bir varlık canlanır ve yaratılmışlık ve yaratıcılık ilişkilerinden başka, onunla –deyim yerindeyse, haşa- bir akrabalık bağının olmadığı gerçeğinden hareketle ona karşı nazlanmayı değil, niyaz ve duayı, kulluk ve ibadeti esas alan bir tutum ve davranış içinde olur.

    c. “Hu Ve” zamiri Kur’an’da kullanılırken, Allah’ın mutlak bir varlık olduğunu gösterir. İhlas suresinin başında yer alan “Kul Hu Ve”de olduğu gibi, başka bir şeye ait olduğunu gösteren bir işaret, bir karine olmadığı zaman, doğrudan Mutlak varlık olan Allah’ı gösterir. Bununla şu hakikati çağrıştırıyor:

    “Ey İnsan! Sizin o şunu yaptı, o bunu yaptı... O bana ikramda bulundu, o benim işimi gördü.. vs. diye işaret ettiğiniz bütün 'O'lar, gerçek manada bir tek 'O'ya işaret etmektedir. O da Allah’tır. Çünkü kâinatta O’ndan başka müessir-i hakiki yoktur, O’ndan başka yaratıcı yoktur, O’ndan başka zarar ve yarar dokunduran yoktur."

    Bu gerçeğe işaret eden delillerden biri de şudur:

    “Allah” ism-i celilin ebced değeri 66’dır. “Hu Ve” zamirinin ebced değeri ise, 11’dir. 1’den 11’e kadarki sayıların toplamı 66’dır. Demek ki, Lafza-i celal bu zamirde şifrelenmiştir. Nitekim, İhlas Suesindeki söz konusu “HuVe” zamiri, sondan itibaren Kur’an’ın 66. kelimesidir.

    d. Bu zamir Kur’an’da, özellikle İhlas suresindeki gibi “mutlak” olarak ifadesinde “şuhudî tevhid” vardır. Yani bu ifade “Lâ meşhude illa hu” manasına gelir. Varlıkta her şey Allah’ı göstermektedir. Her şey Onun isim ve sıfatlarının birer yansımasıdır ve onun fiilleridir. Onun için her şey onu gösteriyor, demektir. (bk. Sözler, s.696; ayrıca bk. On Üçüncü Söz, Hüve Nüktesi).

    e. Kur’an’da “Ben-Biz" tabirleri kullanıldığı gibi, Allah ve diğer isimleri de kullanılmaktadır. İnsanlar, Allah’ın mahiyetini bilemezler. Onun isim ve sıfatlar gibi unvanlarla tanırlar. Allah lafza-i celal, bütün isim, sıfat ve unvanları içine alan kapsamlı bir ism-i azamdır. Söz gelimi, Halık denildiği zaman, yaratıcı, Gafur denildiği zaman bağışlayan, Rezzak denildiği zaman rızık veren akla gelir. Oysa Allah denildiği zaman hem Rezzak, hem Gafur, hem Halık gibi bütün isim ve sıfatları akla gelir. Bu sebeple Allah lafza-i celal Kur’an’da iki bin küsur defa zikredilmiştir. İnsanlar ancak Allah lafza-i celalin penceresinden onun isim, sıfat ve zat-i akdesini mülahaza edebilirler. Bu mülahazayı zihinlere yerleştirmek için bu isim sıkça nazara verilmektedir. Bu ismin üçüncü tekil şahıs gibi kullanılması ayrıca büyüklüğü de ifade etmektedir.

    f. Allah kendisini, "Allah, Hakim Rahim" gibi isimlerle de tanıtmıştır. Çünkü Allah, kendisini kullarına tanıtmak istiyor. Allah’ı tanımak ise, onun vasıflarını gösteren unvanlarla mümkündür. Unvan ise, isim ve sıfatlarla ortaya konur. Bu sebeple, Allah Kur’an’da, kullanılan herhangi bir ifadenin manasına uygun olarak belli isim ve sıfatlarını aklın nazarına vermiştir. Yoksa, hiç görmediğimiz, sıfatlarını hiç duymadığımız, mahiyetini hiç idrak etmediğimiz bir varlığın “Ben” diyerek kendini bize tanıtması mümkün mü?

    Nitekim, Allah, Hz. Musa (as) ile doğrudan konuşurken bile “Ben” ifadesinin yanında, kendisini yaratıp terbiye eden, rızkını veren, konuşma ve idrak etme kabiliyetini veren sıfatlarına işaret etmek üzere “Rabb” ismini de kullanmıştır:

    “Ateşin yanına varınca birden: 'Mûsâ!' diye nida edildi. 'Haberin olsun: Senin Rabbin Benim!' denildi. 'Çıkar pabuçlarını hemen! Çünkü kutsal vâdidesin sen! (Evet evet) Tûvâ’dasın sen! Peygamberliğe ben seçtim seni, öyleyse iyi dinle sana vahyedileni! Muhakkak ki benim gerçek ilah. Benden başka yoktur ilah. O halde sen de yalnız bana ibadet et! Beni anmak için namaz eda et!'” (Tâhâ, 20/11-14).
  • Cümlenin akışına göre, üçüncü tekil şahsa ait “Hu Ve” (O) zamiri, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. Bunun bir çok hikmetleri vardır:

    a. Arapça gramer açısından, daha önce geçen Allah lafaza-i celalin tekrar edilmesi yerine, ona ait zamiri kullanmak daha edebîdir.

    b. Allah’a ait “Hu Ve” "O", zamiri kullanıldığı zaman, muhatabın hayalinde, mertebece kendisinden ve her şeyden çok yüksek olan bir varlık canlanır ve yaratılmışlık ve yaratıcılık ilişkilerinden başka, onunla –deyim yerindeyse, haşa- bir akrabalık bağının olmadığı gerçeğinden hareketle ona karşı nazlanmayı değil, niyaz ve duayı, kulluk ve ibadeti esas alan bir tutum ve davranış içinde olur.

    c. “Hu Ve” zamiri Kur’an’da kullanılırken, Allah’ın mutlak bir varlık olduğunu gösterir. İhlas suresinin başında yer alan “Kul Hu Ve”de olduğu gibi, başka bir şeye ait olduğunu gösteren bir işaret, bir karine olmadığı zaman, doğrudan Mutlak varlık olan Allah’ı gösterir. Bununla şu hakikati çağrıştırıyor:

    “Ey İnsan! Sizin o şunu yaptı, o bunu yaptı... O bana ikramda bulundu, o benim işimi gördü.. vs. diye işaret ettiğiniz bütün 'O'lar, gerçek manada bir tek 'O'ya işaret etmektedir. O da Allah’tır. Çünkü kâinatta O’ndan başka müessir-i hakiki yoktur, O’ndan başka yaratıcı yoktur, O’ndan başka zarar ve yarar dokunduran yoktur."

    Bu gerçeğe işaret eden delillerden biri de şudur:

    “Allah” ism-i celilin ebced değeri 66’dır. “Hu Ve” zamirinin ebced değeri ise, 11’dir. 1’den 11’e kadarki sayıların toplamı 66’dır. Demek ki, Lafza-i celal bu zamirde şifrelenmiştir. Nitekim, İhlas Suesindeki söz konusu “HuVe” zamiri, sondan itibaren Kur’an’ın 66. kelimesidir.

    d. Bu zamir Kur’an’da, özellikle İhlas suresindeki gibi “mutlak” olarak ifadesinde “şuhudî tevhid” vardır. Yani bu ifade “Lâ meşhude illa hu” manasına gelir. Varlıkta her şey Allah’ı göstermektedir. Her şey Onun isim ve sıfatlarının birer yansımasıdır ve onun fiilleridir. Onun için her şey onu gösteriyor, demektir. (bk. Sözler, s.696; ayrıca bk. On Üçüncü Söz, Hüve Nüktesi).

    e. Kur’an’da “Ben-Biz" tabirleri kullanıldığı gibi, Allah ve diğer isimleri de kullanılmaktadır. İnsanlar, Allah’ın mahiyetini bilemezler. Onun isim ve sıfatlar gibi unvanlarla tanırlar. Allah lafza-i celal, bütün isim, sıfat ve unvanları içine alan kapsamlı bir ism-i azamdır. Söz gelimi, Halık denildiği zaman, yaratıcı, Gafur denildiği zaman bağışlayan, Rezzak denildiği zaman rızık veren akla gelir. Oysa Allah denildiği zaman hem Rezzak, hem Gafur, hem Halık gibi bütün isim ve sıfatları akla gelir. Bu sebeple Allah lafza-i celal Kur’an’da iki bin küsur defa zikredilmiştir. İnsanlar ancak Allah lafza-i celalin penceresinden onun isim, sıfat ve zat-i akdesini mülahaza edebilirler. Bu mülahazayı zihinlere yerleştirmek için bu isim sıkça nazara verilmektedir. Bu ismin üçüncü tekil şahıs gibi kullanılması ayrıca büyüklüğü de ifade etmektedir.

    f. Allah kendisini, "Allah, Hakim Rahim" gibi isimlerle de tanıtmıştır. Çünkü Allah, kendisini kullarına tanıtmak istiyor. Allah’ı tanımak ise, onun vasıflarını gösteren unvanlarla mümkündür. Unvan ise, isim ve sıfatlarla ortaya konur. Bu sebeple, Allah Kur’an’da, kullanılan herhangi bir ifadenin manasına uygun olarak belli isim ve sıfatlarını aklın nazarına vermiştir. Yoksa, hiç görmediğimiz, sıfatlarını hiç duymadığımız, mahiyetini hiç idrak etmediğimiz bir varlığın “Ben” diyerek kendini bize tanıtması mümkün mü?

    Nitekim, Allah, Hz. Musa (as) ile doğrudan konuşurken bile “Ben” ifadesinin yanında, kendisini yaratıp terbiye eden, rızkını veren, konuşma ve idrak etme kabiliyetini veren sıfatlarına işaret etmek üzere “Rabb” ismini de kullanmıştır:

    “Ateşin yanına varınca birden: 'Mûsâ!' diye nida edildi. 'Haberin olsun: Senin Rabbin Benim!' denildi. 'Çıkar pabuçlarını hemen! Çünkü kutsal vâdidesin sen! (Evet evet) Tûvâ’dasın sen! Peygamberliğe ben seçtim seni, öyleyse iyi dinle sana vahyedileni! Muhakkak ki benim gerçek ilah. Benden başka yoktur ilah. O halde sen de yalnız bana ibadet et! Beni anmak için namaz eda et!'” (Tâhâ, 20/11-14).
  • Beni tanıyan hiç kimsenin gelemeyeceği bir yerde olmak istiyordum...
  • Kendini tanımak niçin gerekli ?
  • Ben; vatanın dört bir bucağında, on yedi yıldır alnının akıyla Türk Milletinin hizmetinde şerefli bir öğretmen olarak çalışan ben; on yedi yıldır ne kendi şerefine, ne vatanın ve milletin şerefine kendi aczi dâhilinde leke sürdürmeyen ben; şerefi, haysîyeti, adı aylardır darağacında sallandırılan ben; yâni bugün artık her iki mânâda adı çıkmış ve çıkarılmış olan Orhan Şâik Gökyay karşınızda, yeryüzünde işlenebilecek olan suçların en zelîli, en iğrenci, en şerefsizi ile vasıflandırılmış olarak, "vatan hâini" ithâmı altında bulunuyorum. Bir madalya takar gibi, bir sadaka verir gibi vicdanımız ürpermeden bana yakıştırılan bu kirli ve çirkin emâneti daha lâyıkına verilmek üzere verenlere iâde ediyorum.

    Karşınıza, makalelerin, resmî tebliğlerin, nutukların geceleri içinden; her biri bir türlü saldıran kalemlerin teşhirleri arasından; kısacası hür vatandaşlar diyârından geldim. Fakat bir köle gibi geldim.

    Ne elimde kendimi müdâfaa edecek bir kalem, ne dilimde fânî kulaklara ulaştırılması mümkin bir söz kudreti vardır. Yalnız sırtımda, efkâr-ı umûmiyeyi dile getirmeye yeltenen bâzı gazete kağıtlarından bir mahkûm gömleği.. Hem bu benim sırtımdaki, belki de ne kumaş olduğu milletçe malûm olan ve millete îlân edilen bir gazetenin kağıdındandır ve belki de müseccel vatan hâinlerinin çuvaldızıyla dikilmiş âdînin bayağısı bir gömlektir.

    Hür vatandaşlar diyârından bu adâlet sığınağına varabilmek için uzun, ızdıraplı, karanlık yollar yürüdüm. Bu zehri içmiş olan bir insanın kendini müdâfaada kullanacağı dil tatlı olamazsa mâzurdur. O insan, Türk Milletine, yalnız tâbiiyetiyle, yalnız şahsî menfaatleriyle, yalnız sandalyesiyle bağlı değil; kanıyla, târihiyle, mensûbiyetinden kendine düşen şeref payıyla, duygusuyla, taşımaya ve kendini bildi bileli edinmeye, içine sindirmeye çalıştığı yalnız Türk olana has gurur ve karakteriyle ondandır, o millettendir; o büyük ummandan bir katredir. Onun için bu yersiz ve çürük ithamlar, benim adımın üzerinde o engin denizdeki çer çöp gibidir. Çünkü darağacına da çeksen sancak yine sancaktır.

    Hürriyetim alınmış, şerefim ve vicdânım bende kalmıştır.

    Bu bir müdâfaa değil, elinden en kıymetli varlığı alınmak istenen bir insanın çırpınmasıdır. Bu, her Türkün alnında taşıdığı şeref çelenginin kurtarılması için, bütün feryat takâtini ortaya koyan bir insanın meçhûlden istimdâdıdır. Bu, o çelenkten mahrum edilmiş bir Türkün, alnından koparılan çelengin açtığı yaraları, şimdi artık kendisince çok daha şerefli bir çelenk olan yaraları, göstermek için, aylardır hasretini çektiği bu güne, o yaraların küşât resmi olan bu güne sizi dâvettir.

    Beni ve benim hâlimden benden fazla acı duyan sevdiklerimi bu gayyaya atan kazanın mahiyetini anlatmağa, rabbânî kudreti tefsir ve izaha, ve takdiri, hiç olmazsa yarı yoldan, geri çevirmeye çalışacağım. Haksızlığa uğradığına inanan, suçsuzluğunu ilk gününden bu güne kadar bilen, açıkçası bir kasta kurban gittiğine -imandan ötesi varsa- işte o şekilde kani bulunan bir kimse haysiyetiyle ve onun korkusuzluğu ile konuşmak istiyorum. Bu müdâfaanın -varsa- celâdeti bundandır. Bir mahkemenin burcuna sığınıp, ben de bir defa, üzerimden pervasız akıp giden düşnamlara, tahkirlere, resmî ve hususî tezlillere, ithamlara karşı hür vatandaşların diyârına seslenmek istiyorum. Ondan öte târih varsın beğendiği dille konuşsun.

    Onun, bizi, mütearifeleri isbât zorunda bırakan, dünyaca revaçta bir ilim olduğunu bildiğim halde, siyasetin her türlüsüne karşı nefretim bu gün eskisine göre daha artmış ve cehâletim bir mürekkep gibi daha da koyulaşmıştır. Onun için, iddiânâmenin medih ve istihsanında bulunduğumu kekelediği ırkçılık ve Turancılığın müdâfaasını yapacak değilim. Zîrâ benim suçum bu değildir. Ben, dilimin döndüğü ve aczimin elverdiği kadar, hür vatandaşlar diyârı olarak tavsif edilen, eşit adaletin yürüdüğü, müstakil Türkiye Cumhuriyetinde, on sekiz yıllık bir mektep arkadaşını iki gece misafir etmenin basit bir muaşeret icabı olduğunu ve bunun bir suç olamayacağını, dünyanın hiç bir yerinde, târihin hiç bir devrinde suç sayılmadığını müdâfaa ve isbâta çalışacağım.

    Gerçi târih, böyle bir hareketin müdâfaasına lüzum hasıl olduğuna hayret edecektir. Fakat ne yapalım, yirmi yıla sığdırdığımız yirmi asırlık inkilâplardan dolayı hayrette kalan târih varsın biraz da buna şaşsın.

    Dünyanın döndüğünü isbât için bile, insanlığın asırlar harcadığını ve asırlarca canlar harcadığını düşündüğüm zaman, benim şahsıma taallûk eden bu küçük hakikatin üzerine adalet güneşinin doğması için beklemek mecburiyetinde olduğum zamanı uzun görmüyorum. Fakat târihin misallerine rağmen, insan nedense bu güneşin doğuşunu; kendisi ve onu sevenlerle birlikte, gönülleri en candan, en lekesiz bir sadakat ve sevgi ile dopdolu, gözleri bu ufka dikilmiş onlarla birlikte seyretmek ümidiyle titreyecek kadar hodbin olmaktan geri kalmıyor, bu zevki târihe bırakmak feragatine bir türlü yanaşmıyor. Bu gözler hâlâ bir yıldız masumluğu ve sabrı ile o ufukta asılıdır. İçimi bir cam kırığı gibi yırtıp gelen bir sesle, kendi kendime de olsa diyorum ki; hür vatandaşlar diyârında adalet güneşi hiç batmamalıydı. Çünkü onu bizim gözlerimizden saklayan şey, bir bakımdan, o kadar zayıf, o kadar basit, öyle hiçten ki... Ankara vâlîsine her nasılsa unutulup gönderilmeyen, fakat bundaki unutkanlık bana ait olmayan bir davetiye ve kendisinden bütün hayatımda üç mektup ya aldığım ya almadığım Necdet Sançarın iki üç satırlık bir tekerlemesi. Birincisi yüzünden vâlî üç yıl bana dargın durmuştur; ikincisinin bana daha nelere mâl olacağını kestirmek güçtür. Çünkü mevkufluya, ve savcı Kâzım Alöçün bize açıkça söylediğine göre hatta masumluya taallûk eden bu davanın, hürriyetinden mahrum her insana uzun görünen seyri, bende tahmine değil, intizara bile mecâl bırakmamıştır.

    İşte yüzüne, şairane akşamların hafif, tül bulutları bile yakışmayan adalet güneşinin üzerine bir mezardan daha dar olan bir hücrenin, bir zindanın zifîrî karanlıklarını yığan bu iki küçük kâğıt parçasıdır.

    Cumhurbaşkanının konsere geleceğini ve konservatuvara herhangi bir mümâyişten benim tek başıma mesul olduğumu söylemek için beni çağıran vâlî Nevzat Tandoğanın o zaman vatanperverliğin bana kalmadığını, isterse beni kazıklayacağını iddia etmesinden hiç bir mana çıkaramamıştım. Çünkü bence kazıklamak, ticaret argosunda bugün herkesin öğrendiği gibi ihtikâr ve vurgunculuk demekti. Halbuki vâlî ticaretle meşgul değildi. Fakat bunun, ondan beter bir hürriyet ihtikârı demek olduğunu işte anlamış bulunuyorum. Çünkü bunun bedelini on aydır hürriyetimle ödemeğe çalışıyorum ve bir türlü hesabımı kapatamıyorum.

    Necdet Sançarın, her neşeli insanda tabii görülen tekerlemesine gelince bunu biraz şaka ve mizah tarafı olan makul bir insanın anlaması için insanca olmayan tarafının galip bulunması icap eder. Bunu bir şifre sayan ve izaha kalkıştıkça kendisi hakkında reva gördüğü ve tekrarından edeplendiğim sıfat karşısında bir tesbih sayısınca beni estağfirullah demeğe mecbur kılan vâlînin bu ısrarı ya bir vehme dayanır, o zaman yakın târihimizin, istibdadın dillere destan olan vehimlerinin yüzünü kızartacak bir yeni örneğini vermiş oluruz. yahut, daha fenası bu bir kasıttır ki bundan duyulacak hicâbın rengini dünyanın bütün kırmızı boyaları ifade edemez. Emniyet umum müdürü Osman Sabri Adalın yanında vâlî, bu bir kaç satır tekerlemenin şifre olduğunu su göstermez bir hakikat olarak kabul ve örfî idare komutanlığının emriyle beni ihtilattan men edilmek kaydıyla tevkif ettiğini söyledi. Bana eziyet edeceğini ilâveyi de unutmadı. O zaman şikârını yakalamış olanların vahşi sevinciyle parlayan gözlerini gördüm. Ve orada, benim hafızamdan çoktan silinmiş bir davetiyenin hâlâ taze, hâlâ kurumamış siyah mürekkebini seyrettim. Ve diyorum ki: Bu bir kasıttır. Yoksa, İstanbuldaki örfî idare komutanlığı beni nereden tanısın? Hiç tanısaydı, bugün bile hâlâ davanın neticesi alınmadığına göre, daha o zamandan millî ve vatanî hıyanetleri sabit olan diye beni efkâr-ı umumiyeye arz ve ilan edebilir miydi?

    Beni on aydır hürriyetten mahrum yaşatan, bir ümidin kıyısından alıp bir yesin kayalarına çarpan işte bu vehimdir. Benim küçük hayatımın on yedi yılını dolduran, Giresunda bir nahiyeden başlayarak, Samsun, Balıkesir, Kastamonu, Malatya, Edirne, Ankara, Eskişehir, Bursa ve tekrar Ankarada yaptığım, bana vatan hizmetinden duyulan derin zevki veren, benim için hayatın tek mânâsı haline gelen çok sevdiğim mesleğimi, öğretmenliği elimden alan işte bu tekerlemedir.

    Şimdi artık ömrüm boyunca akıp gelen güzel hatıraların köprüsü yıkılmış olan Ankarada, başkentte, son beş yıllık vazifem sırasında, murakabelerin en yükseğine, hem de sık sık mazhar olarak elde ettiğim, daima artan bir gayretle ve sadakatle lâyık olmağa çalıştığım teveccüh ve itimadı, her faninin erişmekle hayatın nadir iftihar ve sevinçlerinden birini duyacağı teveccüh ve itimadı benden gasp eden işte bu bir kaç satır tekerlemedir.
    Bu tekerleme yüzündendir ki bir dişi kuşun tek başına beklediği Yuvası, ertesi gün onun başına yıkılıncaya kadar bir eşkiyâ ini gibi sarılmıştır.

    Hem de, beni bir ferahın cennetinden, bir zindanın gayyâsına indirirken kullanılan zincir, bir suikast isnadının zinciridir. Telâffuzu bunu yapanlara ne kadar tatlı gelirse gelsin, benim dilim de, gönlüm de, vatanın değil, evcek de kendi aile büyüğümüz saydığımız, öyle sevdiğimiz, öyle alıştığımız bir insana karşı, hakkımda reva görülen bu çirkin şüphenin -ister vehim, ister kasıt olsun- zehriyle ömrüm oldukça acılansa çok görülmez.
    Ve yine, bu kadar büyük, çirkin, âdi bir mâna verildiği halde, hazırlık tahkikatı esnasında ne bana, ne de bunu yazan Necdet Sançara bir kerecik bile sorulmayan, son tahkikat kararında sözü geçmeyen; duruşma sırasında yazılı delillerin arasında okunacak kadar da bir haysiyet izafe edilmeyen işte bu şifredir.
    Şüphe yalnız sandalyeye has bir kusur değildir, ben de şüpheleniyorum.

    Her ne kadar bunun bir şifre olmadığı anlaşılmışsa da, vâlînin, bana eziyet edeceği hakkındaki vaadi, emniyet umum müdür muavini Kâmuran -soyadı bence malûm değildir- tarafından yerine getirilmiştir.
    Haziranın en sıcak bir öğle sonunda, kendisi tarafından mutena hücre ve ziyaretçilerince tabutluk diye adlandırılan işkence odasında, bu, elektrik lambaları altında ışıl ışıl yanan odada, ayakta beş saat bir şehrâyîn seyrettim. Buradan bir adım ilerisi değil, fakat on dört asır gerisi görünüyordu: Arabistan çölünde efendileri tarafından kızgın güneş altında kayalara çakılmış çıplak köleler..

    Tabii yirminci asr-ı medeniyette ham bir tabiat unsuru olan güneş yerine, onun göz kamaştıran ve kör eden icatlarından biri, elektrik vardı. İşte, İstiklal mücadelesi kazanıldığı ilk yıldan başlayarak 11.Mayıs.1944 târihine kadar, mesleğin çeşitli kademelerinden, en geniş teftiş ve murakabeler görerek Devlet Konservatuvarı Müdürlüğüne, kayrılarak değil, lâyık olarak getirilmiş bir öğretmene reva görülen tahkir budur.

    Vazife hayatı, cumhuriyetle yaşıt ve vatan hizmetinde yorulmuş sayılan bir vatandaşın mükâfatı budur; bu elektrikler altında verilen siyasî terbiye metodunu, bütün kültürü kötü zabıta romanlarından ibaret olan bu adam, bu sözde Mülkiye mezunu, Siyasal Bilgiler Okulunda öğrenmiş olmasa gerek. Münevver vatandaşların Türk kanunlarına bu teshin vasıtalarıyla ısındırıldığından, anayasanın hâlâ yürürlükte bulunan 73üncü maddesinin bu ışıklar altında okutulduğundan, ve ömrünü vatan çocuklarını aydınlatmağa vakfetmiş bir öğretmenin bu yolda tenvir edildiğinden ben, nefsimde tecrübe ile yeni haberdar oldum. Bir hukukçu olması icap eden savcının bunu bileceği ve kitapta yerini bulacağı da pek tabiîdir. Çünkü kendisi de 29.Eylül.1944 Cuma günü yapılan alenî bir duruşmada bize her türlü zulmü caiz gören acayip bir mütâlaada bulundu. Fakat, hikmet-i vücudu Türk Irkından olanlar da dahil- her vatandaşın kanunca korunmuş olan hakkını belirtmekten ve ancak kanunu temsilden ibaret olan iddia makamı çürük hitabet temrinleri için icat edilmiş değildir.

    Benim maruz kaldığım muamelenin adı istibdat devrinde zulümdü, cumhuriyetin 21inci yılında da zulümdür. Bunun adı anayasanın 73üncü maddesinde işkence, Türk ceza kanununun 243üncü maddesinde yine işkencedir. Yalnız bunun bana tatbikinde kanunda yeri olmayan tarafı, her hangi bir suçu söyletmek için değil de, sadece keyf için yapılmış olmasındadır. Anayasada 73üncü madde, sırada, 88inci maddeden öncedir ve ona gelinceye kadar daha bir çok maddeleri okumuş olmak mantıkîdir.

    İşte bu söylediklerimle, efkâr-ı umumiye karşısında benim açtığım bu davaya da bu memlekette el koyacak elbette bir salâhiyetli adlî merci vardır. Yoksa, malımızı, canımızı, ırzımızı, namusumuzu emanet ettiğimiz Emniyet Umum Müdürlüğü ismi ile bu makamda muavinliği işgal eden bir adamın hareketleri arasındaki tezat ve tenakuzu bana hiç kimse izah edemez. Ve ben, mahalle çocukları oynasın diye çamurdan halk edilmedim. Ben bu vatanın toprağından yoğruldum. Şerefim ondandır ve yarın, içlerinde bana bu hareketi yapan Kâmuranın da bulunduğu vatandaşların şerefini, hudutlarda, ateş altında koruyacak olan kan, damarlarımda, nöbet yerinde bir asker gibi, akmağa hazır dolaşmaktadır.

    Savcı Kâzım Alöçün gerek son tahkikat kararında, gerek esas hakkındaki mütalaâsında, pek lüzum olmamakla beraber, kendime karşı vazifemi yapmış olmak için, ileri sürülen bir kaç acayip noktaya da ilişeceğim. Lüzum yoktur, çünkü duruşma zabıtları ve yazılı deliller dava dosyasında mevcuttur. Yoksa Savcı Kâzım Alöçün geniş karihasından daha ne gibi suç delilleri ortaya koyabileceğini kestirmek güçtür. Ve adliye târihimizde bu tarz delillerin zannımca ihtira beratı kendisinde olmak gerektir.

    Ben fazla münakaşa etmeden bunları tekrarlamakla yetineceğim.

    İşte son tahkikat kararında suç bulmuş insanların mağrur edasına göre: 1902 senesinde İneboluda doğan bu adam... demek ki ben, haberim olmadan mükerrer bir suç işlemişim. 1902 yılında doğduğum yetmiyormuş gibi bir de üstelik İneboluda doğmuşum.

    Esas hakkındaki mütâlaasında da: ... Esasen Nihâl Atsızın eski bir arkadaşı bulunduğu, birlikte Malatya ve Edirnede öğretmenlik yaptıklarını itiraf eden maznun diyor.

    Kendisine duruşma esnasında itiraf ettiğim, nedense burada yer verilmemiş bir kaç suçumu daha söyleyim; ben, Atsızla, Yüksek Muallim Mektebinden beri arkadaşım: Leylî olduğumuz için aynı koğuşta yattık, aynı masada yemek yedik, ikimiz de Edebiyat şubesinde olduğumuz için aynı sınıfta, aynı dersleri aynı hocalardan okuduk ve sonra da ailece gider gelir, birbirimizde misafir kalır olduk.

    Son tahkikat kararında, benim mektuplarımdan birindeki; en yakın hadiseler Türke Türkten gayrısının dost olmadığını gösteriyor cümlesini en yakın hadiseler Türkiyede Türkten gayrısının dost olmadığını gösteriyor şeklinde tashih etmek suretiyle okuduğunu anlar ve yazdığını bilir geçinen, kendine güvenilir bunca yıllık bir edebiyat öğretmeninin hatasını herkesin içinde yüzüne vurmuştur. Her ne kadar hâlâ kendi cümlemin bu düzeltilmiş bozuk şeklinden bir mâna çıkaramadıysam da, asıl, halli ondan daha müşkül bir ukde olarak bunun sebebini kavrayamadığım için, esas hakkındaki mütâlaada benim mektuplarımdan alınmış ibarelere, aslında olmadığı halde serpiştirilmiş olan istifham işaretlerinden kafamı kurtaramıyorum.

    Adı şaire çıkmış olan bir edebiyat öğretmeninin mektuplarını düzelten savcının, kendi mesleğindeki vukufundan nasıl şüphe edilir, bunların elbette hukukî bir tarafı olduğunu bilmemesine nasıl ihtimal verilir. Haddini bilmeğe çalışan bir kimse haysiyetiyle bana bu bapta aczimi itiraftan başka yapacak bir şey kalmıyor.

    Orhun mecmuasının imtiyazını almağa tavassut etmeyi bir suç sayınca, bu imtiyazı verip vermemek iktidar ve salahiyetini doğrudan haiz olan bakanlar kurulunun -ki içlerinde maarif vekilinden başkasını tanımam- bu kapanma kararını kaldırması hususunda savcının ne diyeceğini merak etmekle beraber onu biriyle bir kıyas ve içtihat muammasına düşürmek istemem.

    Yazıların kontrolörlüğü meselesi de duruşma sırasında yeter derecede açıklanmıştır. Duruşma zabıtlarıyla, 26.6.1943 târihli, dava dosyasında saklı mektubu bir defa daha; bilgisini tazelemek için okumasını tavsiye ederim.

    Duruşma sırasında acayip ifadelerle Atsızın müdâfaasını yaptığım iddiasına gelince: Ben Türkçeyi ancak bir türlü konuşabiliyorum, o da doğru konuşmaktır. Belki acayip görünen de budur. Çünkü, benim için, bir iddianın ne kadar yerinde olduğunu duruşma zabıtlarından araştırmak imkânı mahkemenin kararı dolayısıyla mevcut olmamakla beraber, bu ifadeler zapta benim ağzımdan çıktığı gibi geçtiği için de bir acayiplik varit değildir. Müdâfaa babında ise Atsızın bana ihtiyacı yoktur. Yalnız ben şuna işaret edeyim ki, ister Atsız gibi aksay-ı şarkta oturur müfrit bir milliyetçi, isterse Pertev Boratav gibi aksay-ı şimalde hayal kuran bir beynelmilelci ve insaniyetçi olsun, insanın manevi servetini teşkil eden hatıraları tâ mektep sıralarından beri samimiyet yolunda haşirneşir olmuş arkadaşlarımı satmak ve inandığı ahlâk prensiplerini, vicdanını, ne tarafından bakılsa bir tahta parçasından ibaret olan bir dünya sandalyesiyle değişmek gibi ilk bakışta kârlı görünür bir ticaret zihniyeti bende yoktur.

    Cemal Oğuzu evime davet edip etmediğim duruşma sırasında ne bana, ne de Atsıza sorulmadığı ve benim böyle bir daveti yapmayacağım 23 Nisan 1944 târihli, dava dosyasında mevcut mektuptan ve ilk tahkikat ifademde sarahatle beyan edilmiş olmasından ve bunun yazıya geçmesinden savcının malûmu olduğu halde onu burada, bunun bir suç olmaması bir tarafa, öne sürmesi de bana hem acayip hem garip geliyor.

    Sabahaddin Alinin vekâlet emrine alındığının doğru olmadığını söylemek de neden suç olsun? Bir arkadaşa bu kadar basit ve herkesin bildiği vakıanın doğru değil de yalan olarak bildirilmesi icap ettiğini ve bundaki hikmeti kavrayamadım. Bunun bir gün, bir iddia makamından, bir esas mütalâa olarak ileri sürüleceğine ben değil, Eflatun olsa ihtimal veremezdi.

    Davanın tahrik mi, hem tahrik hem de bir nevi emir mi olduğu meselesini üstelemiyorum. Sabahaddin Ali hakkında üst makama niçin bir rapor vermediğim sualini anlayamadım. Nasıl bir rapor olacaktı bu?
    Kâzım Alöç beni birine benzetti sanırım. Ben o değilim, benim adım Orhan Şaik Gökyaydır. Benim, vazifemi ve mevkiimi hususî fikir ve maksatlarıma alet ettiğimi veya edeceğimi zannedenler mi olmuştur? Hiç olmazsa son beş yıllık konservatuvar müdürlüğüm sırasında eriştiğim ve kıymetini herkesin ölçemeyeceği takdirler yerine, bana vazifemde nefret veya muhabbetlerimin, yahut da menfaatlerimin rehberlik ettiği rivayeti mi çıktı? Anlayamadım.

    Her ikisi de yakın arkadaşım olan Atsızla Sabahaddin Aliyi barıştırmamakla işlediğim suça da hayretle yeni vâkıf oldum. Aynı iddianamede, değerli maznunlardan Hasan Ferit Canseverin barıştırması, benim de barıştırmamaklığım suç gösteriliyor. Demek barıştırmak suç, barıştırmamak, o da suç. Benim bu iki kutup arasında şaşkın pusulaya döndüğümü bir tarafa bırakarak kısaca işaret edeyim ki Ulus başyazarının ısrarla istediğini, emrine gazetenin avukatını tahsis ettiğini ve maarif vekilinin de dava açmasını söylediğini kendisinden işittiğim Sabahaddin Aliyi o günlerde Atsızla barıştırabilmekliğim için benim bunlardan çok daha üstün bir nüfuz ve salahiyetim ve kudretim olması gerekti. Bunlar da bende yoktu.

    Nihali misafir etmekle, neden siyasî bir hata işlediğimi, on aydır bu yüzden hürriyetimden edilmiş olmakla beraber hâlâ anlamış değilim. Bununla beraber, Tanrı korusun yarın, Nihâlle taban tabana aykırı fikirler taşıyan ve benim aynı şekilde, tıpkı Atsız gibi on sekiz yıllık mektep arkadaşım olan Pertev Boratavı annesi, kendisi, eşi ve oğlu ile birlikte, hem de bundan iki sene kadar önce, yani yakın bir zamanda bir buçuk ay evimde misafir ettiğim için bana ayrı bir hesap açılmasından, haklı olarak korkuyorum.

    Ben bir Türkçe öğretmeni sıfatıyla, savcının suç saydığı bir arkadaşlığı, ilkokuldan yeni gelmiş öğrencilerin körpe dimağlarına nakşetmeğe, ortaokulların birinci sınıfındaki masumların kalplerine silinmez bir yazı ile yazmağa memur bulunuyorum.

    Ortaokul Okuma kitabının [Okuma kitabı, sınıf I., Türkiye Cumhuriyeti, Kültür Bakanlığı, Devlet Basımevi, Istanbul 1938] 67inci sahifesinde Kefil adlı parça okunsun. Orada, kızkardeşiyle nişanlısının düğünlerini yapıp dönmek üzere üç gün izin isteyen bir idam mahkûmuna kefil olan bir arkadaşın hikâyesi anlatılmaktadır. Karşısında zalim bir hükümdarın balmumu gibi eridiği ve onu da bu iki arkadaşın üçüncüsü olmayı kendilerinden dileyecek kadar hislendirmiş olan bir ölüme kadar varan yüksek arkadaşlık sadakatini telkin, bizim vazifelerimiz arasında iken bunun bir suç sayılmasını, hem de mahiyeti anlaşıldıktan sonra bir suç sayılmasını tevil veya tahkim edecek kelime benim lûgatimde yoktur, Türk lûgatinde bulunacağını da sanmıyorum. Yoksa, okuma kitabındaki bu parça, İngilizcede olduğu gibi Liverpul yazılıp Mançester okunsun diye oraya konmuş değildir.
    Bir de Atsız hakkında vur! emri mi çıkmıştı, kellesini getirene mükâfat mı vâd edilmişti. Ben de, Atsız da bundan on ay önce şimdiki sizler gibi hür insanlardık, hür vatandaşlardık, hür Türklerdik. Bir davanın, bir haksız ithamın müdâfaası için bile olsa, bu kadar basit bir muaşeret kaidesini, bir misafirliği, on sekiz yıllık bir mektep arkadaşını, bir aile dostunu iki gece misafir ettiğimi söyleyip durmak, bunu onun başına kakar gibi tekrarlamak bana ağır geliyor, ayıp geliyor, utanılacak, yüz kızartacak bir leke geliyor.

    Ölümün evimize kanat gerdiği günlerde, hastayı Azrailin elinden kurtarmak için kendi evini bir kale yapıp bizimle beraber bu ölüm meleği ile döğüşen; eşimi, annesi, ölümcül halde hasta babası ile birlikte aylarca misafir eden bir arkadaşa, mahkeme huzurunda hesap vermek için de olsa, bu şimdi artık zehir olup evcek hepimizin boğazına dizilen lokmaları bir bir saymak bana nankörlük geliyor, bunları bana ne diye hatırlatıyorsunuz? Beni buna mecbur bırakan savcının kalbi, bu neviden insanî hisler kervanının uğrağı değilse, kabahat bende değildir. Ve peşin hükümlerin yuva kurduğu başlar, benim duyduğumu duyamaz ve düşündüğümü düşünemezse mazurdurlar.

    Savcı Kâzım Alöçün suç saydığı mektuplara gelince: Bunlar orasından burasından kırpılarak, yalan yanlış birbirine eklenerek, başı sonu kesilerek bir suç unsuru haline getirilmeye çalışılmıştır. Ve bu yüzden mânidar olmuşlardır. Aslında bu mektuplar mânidar değil, sadece, her okur yazar insanın herhangi bir yazısında tabiî görüleceği üzere mânalıdır, yani mânasız değildir. Bunlar, dikkatle değil de, bir selâm sabah mektubu olarak şöylece okunduğu zaman bile, görülür ki Atsızın Orhun Mecmuasında başvekile neşrettiği açık mektuplar üzerine yazılmıştır. Bu açık mektupların mevzuu ve hedefi memlekette tehlikeli bir şekil alan komünistlik cereyanı üzerine dikkati çekmektir. Benim manidar? mektuplarım da bunun üzerine yazılmıştır, onu alıkoyucu, itidale çağırıcı mektuplardır. Nitekim bu açık mektuplar üzerine yazdıklarımla ondan önce yazılmış ve yine dava dosyasında mevcut mektuplarım karşılaştırıldığı zaman sonuncuların rastgele iki arkadaş arasında yazılan selâmlı, sabahlı, keyifli mektuplar olduğu görülür. Ve berikilerin de, vatan ve millet mefhumunu, müstakil Türk vatanının dışında mânalandırmak isteyen bir cereyanın yer yer kendisini göstermesi üzerine her hangi bir Türkün, müstakil bir vatanı, bir bayrağı, bir milleti olan her Türkün duyacağı bir his ve endişe ile yazılmış dertleşme mektuplarından başka şeyler olmadığına hükmedilir. Fakat bir mektup da bir insan gibi bir bütündür. Onun teşrihini anlamak için ayağını çıkarıp kol yerine takmak icap etmediği gibi bir mektup hakkında hüküm vermek için de ondan, sureta mânidar görünen satırlar almak yetmez. Bu yolda sözü uzatmak yerine, bu mektupların mâna ve mahiyeti hakkında, hattâ lise talebelerinden seçilecek bir ehl-i vukuf heyetinin vereceği hükme razı olduğumu beyan ederim.

    Ne Irkçılık-Turancılık propagandası, ne de bunun tarafımdan medh ü istihsanı gibi bir iddianın yersizliğini göstermek için savcı Kâzım Alöçün, nedense başvurmağa, amme şâhidi olarak ikâmeye lüzum görmediği bu kadar ayrı vilâyetlerde benden ders almış olan ve sayıları binleri aşan bu kadar çok talebemden ve tanımak şerefiyle bahtiyâr olduğum yüzlerce öğretmen arkadaşlarımdan istediklerine, hakkımda iddiasını isbât edecek sualleri sormağa davet ediyorum. Yoksa diyeceğim ki savcı Kâzım Alöç bende suç bulmuş değil, Türk ceza kanunundan benim falıma bakmış ve açtığı sayfada 142nci maddeye rastlamıştır. Fakat Türk ceza kanunu, vatandaşların hürriyetini ellerinden almak için başvurulur bir fal kitabı değildir.

    İşte hür vatandaşlar diyârında yakalanıp şerefi, canlı canlı, bir post gibi yüzülmek istenen meraklı avın hikâyesi, gerçek ve târihî hikâyesi bundan ibarettir.

    Söyleyeceklerim de bu kadardır!
    Orhan Şaik Gökyay
  • En İyi Edebiyat Uyarlamalarının Işığında Edebi Metinler ve Sinema



    Edebiyat ve sinema ilişkisi iki dostun ilişkisine benzer. Ama bu ilişkide tuhaf bir durum vardır. Edebiyatın sinema dünyasını sağlıklı biçimde etkilemesi söz konusuyken bu durum tersinde gözükmez. Şöyle ki, sinema kurgusuna yaklaşan bir edebi metni usta edebiyatçılar haklı olarak yadırgar.  Bu konuyu sinemanın en iyi yaratımlarından örnekler vererek inceleyebiliriz.

    Mario Puzo, geçim sıkıntısı yaşadığı yıllarda birçok roman yazar, ama hiçbirinde başarılı olamaz.  Fakat kafasında bir roman vardır ve bu roman onun yaşama karşı son kozu olacaktır.  Büyük riskler de alarak, varını yoğunu bu romanı bitirmekte kullanır.  Kumarı kazanan Puzo, tüm dünyada bir anda en çok satan kitabın yazarı olur. Bu romanın konusunu hepimiz biliyoruz aslında. Eleştirmenlerce tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak görülen Godfather’ın roman hali de tüm dünyada heyecan yaratır. Yönetmen Francis Ford Coppala ile senaryoyu daha da geliştiren Puzo, 1972 yılında Godfather’ın ilk filmini yaparlar ve bu film Hollywood’un kaybolan imajını tümüyle kurtarır.

    Godfather’ın başarısı her şeyden önce bir edebiyat kurgusunun başarısıdır. Çünkü Puzo, hikâyeyi bir roman kurgusuna sığdırarak film yaptığı için biz bir mafya ailesinin hikâyesini bu kadar önemseyebildik. Farklı olan ne vardı Godfather’da? Mafya ilişkileri mi? Daha sonradan tüm benzeri filmleri etkileyecek olan o mafya liderleri görüntüsü mü? Yoksa bir aile hikâyesi mi?

    Godfather, her şeyden önce bir aile dramıdır. Biz, her şeyden önce bir aile serüvenini takip ederiz. Vito Carlione küçük bir çocukken kan davasından kurtulmak için İtalya’dan Amerika’ya, bir komşusunun yardımıyla kaçtığında, bu özgürlükler ülkesinde ailesini korumak adına yasa dışı işlere bulaşır ve zaman içinde New York’un en büyük mafya ailesinin lideri haline gelir.  Vito için tek önemli olan, ailesidir. Bu durum, bilinçaltımıza öyle yüklenir ki beş mafyanın mücadelesinin yanında Carlione ailesinin her bir bireyini, en küçük oğul Michael, Santiano, Fredo ve Connie’nin ruhsal ve sosyolojik gelişimlerini ve Vito Carlione’nin baba figürünü de merak içinde takip ederiz, zira 1976 yapımı ikinci Godfather filminde de aile dramı tam anlamıyla ortaya çıkar ve seyirci, annenin ölümünü, kardeş katlini, kız kardeşin kendini dağıtması ve toparlamasını, üvey kardeş ve ailenin danışmanı olan bir avukatın çelişkileri ile sarsılır.

    Şimdi varsayımlara yelken açalım biraz.  Karşımızda bir edebiyat uyarlaması değil de bir sinema kurgusu ile Godfather filminin olduğunu düşünelim, ne ile karşı karşıya olurduk?

    Günümüz modern sineması her ne kadar incelikli kurgulamalara olanak verse de beş altı ayı aşmayan senaryo çalışmaları, izleyicinin hikâyeye tam olarak katılmasını engelleyen birçok unsuru da barındırmaktadır.  Özellikle karakterlerin özellikleri, bilinçaltı düşüncelerinin işlenmesi, sinema kurgusunda yeterince iyi yapılamamaktadır. Godfather’da  Vito Carlione şahsında baba figürü, bir mafya ilişkisine en ince ayarlarla bir aile dramını katmak,  ancak edebiyat kurgusunun sağlayabileceği bir durumdur. Bir sinema senaryosu çalışması ile Godfather, mafya hesaplaşmalarıyla geçecek, aksiyon dolu bir film serisi olurdu ki, sinema kültüründe hepsi bol bol mevcuttur. Zira senaryo kurgusu, karakter yaratımında da edebiyata göre daha başarısız örnekler sunmaktadır.

    Peki, neden böyle olmaktadır? Her şeyden önce edebiyat yıllar süren çalışmaların ürünüdür. Senaryo, yapısı gereği üzerinde gerekli incelemeleri, yoğun bir biçimde düşünmeyi, yıllarca eksik yanlarının titizlikle düzeltilmesi işlemlerini olanaksız kılar. Bir senarist bir yazar gibi değildir, senarist çok soğukkanlı ve titiz olsa da senaryonun edebi yapısı acelecidir, bir çırpıda yazılıyormuş gibi olan görünümü senaryo çalışmalarında derin karakterler yaratmada bir engel teşkil eder. Eğer ki Godfather, önce edebiyatın titizliğinden geçmeseydi bu sorunları hepimiz hissedecektik. Zira serinin kitap dışında kalan üçüncü filmi hayal kırıklıklarını üzerinde toplamıştı.

    Sosyolojik, toplumsal ve siyasi etkileri Godfather kadar olmayan, insanın toplumdaki ve hayattaki tecritini anlatan One Flew Over The Cuckoo’s Nest (Guguk Kuşu) , bir Milos Forman filmidir. Ken Kesey’in romanından sinemaya uyarlanmıştır.  Çok ender olarak görülen bir özelliğe sahiptir Guguk Kuşu: Film, kitabın kendisinden daha başarılıdır.

    Filmin yapımcısı Michael Douglas,  Guguk Kuşu’nu hep sinemaya uyarlamak istediğini belirtmiştir.  Guguk Kuşu derin analizli, titizlikle yapılan çalışmaların ürünü olarak romanın kendisinden sanatsal olarak çok daha üst bir seviyeye erişebilmiştir.  Bunun sebepleri bellidir aslında,  birincisi Ken Kesey edebiyat kurgusu tekniğini yutmuş usta bir romancı değildir, yazdığı romanın yüzeysel yapısı hemen dikkat çeker.

    Ama filmin başarısının en önemli kaynağı roman kurgusundan ayrı olarak tutulan yönleriydi. Ken Kesey hikâyeyi Şef diye hitap edilen bir kızılderili gözünden anlatmakla romanında en önemli yanlışını yapmıştı; neyse ki sinema filminde herhangi birinin gözünden anlatmayarak bu sorunu zekice çözdüler.  Böyle bir değişikliğin birçok yönden yararı oldu, örneğin akıl hastanesinde deli olarak gördüğü insanları tanımak adına bir keşfe çıkan Randle P.McMurphy nesnel olarak değerlendirebileceğimiz bir karakter oldu; hem sempati besleyeceğimiz hem kızabileceğimiz.  Şef karakteri ise gizemli yapısıyla dikkatimizi çekti. Hem kızılderilinin gözünden anlatılsaydı eğer,  biz olayları belli bir açıdan görecek ve dar bir bakış açısıyla değerlendirecektik.

    Özellikle simgesel sahnelerle yüklü bir filmin nasıl anlatıldığı, hangi karakterin simgesel olaylara nasıl tepki verdiği ayrı bir önem kazanır.  Randle P. Mcmurphy,  bir değişim yaratmak ister ve başarısız olur. Onunla Hemşire Ratched arasındaki savaş, hastane koğuşundaki herkesin kaderini etkileyecektir; biri özgürlüğün, diğeri disiplin ve sistemin simgesidir.  Kazanan Hemşire Ratched olur, ama biz hiç ummadığımız bir yerden, Şef’in son davranışını, yani Randle P. Mcmurphy’ yi öldürüp pencereden kaçmasını özgürlüğümüze olan düşkünlüğümüz sebebiyle içimizde bir neşe ile karşılarız.

    Burada önemli olan nokta, filmin, Ken Kesey’in romanda başaramadığı şeyi, bilinçaltımızı harekete geçirmesini görkemli bir ustalıkla başarmış olmasıdır.  Roman bir hikâyenin akıp giden etkisine sahip olsa da film, bizi bağımsız görünen sahnelerle durup düşünmeye itmektedir. Hikâyenin ortasında artık biz de o hastalardan biriyizdir, hayattan tecrit edilmiş, sürekli sistemin özgürlüğümüze engel olduğu hasta ruhlarız biz de ve kaderimiz Hemşire Rathched ve Mcmurphy arasında gidip gelmektedir.  Zira filmin en önemli etkisi de,  hikâyenin ortasında bizi de bu oyuna dâhil etmesidir.

    Romanın eksikliğinin giderilmesi kimin başarısıydı peki? Aslında iyi bir ekiple bunu başarmışlardı. Hikâyeyi en doğru biçimde anlayan bir yapımcı, yönetmen ve tiyatro geleneğinden gelme oyuncular olan Jack Nicholson,  Louise Fletcher ve diğerlerinin ortak başarısıdır, diyebiliriz.

    Buradan çıkacak sonuç,  çok satan kitapların hikâye yaratmada kusurlarının bulunabileceği, bunların sinemaya uyarlanırken dikkatli olunması gerektiği ve hikâyenin ruhunun doğru olarak anlaşılmasıyla ancak derin analizli karakterler ve tahliller yapılabileceğidir.

    Şimdi bakış açımızı bambaşka bir ortama, Orta Dünya’ya çevirerek edebiyat-sinema ilişkisini incelemeyi sürdürelim:

    J.R.R. Tolkien bir dil bilimi uzmanıydı, çok iyi bir tarih bilgisi vardı.  Hikâye yaratırken bu tarih bilgisinden hep yararlanacaktı.  Üstelik edebi yanı da olan güçlü bir kalemi vardı.

    Sinema kendi başına birçok hayali dünya yaratmıştı,  örneğin Star Wars.  Ama hiçbiri, günümüzün gerçek dünyasından koparabilme başarısını seyircide hissettiremedi.  Hayali unsurlar bir varsayma işlemine tabii görüldü, ama izleyici samimi bulmadı ve bu hayali dünyaları günümüz gerçek dünyasını izler gibi seyretti. Yani sinemanın yarattığı hiçbir dünya izleyiciyi içten bir biçimde kendi içine çekemedi.

    Hayali dünya yaratmak çok büyük bir beceri ve entelektüel gayret isteyen bir olaydır. Yeni disiplinler, yeni yaşam biçimleri, yeni halklar ve haklar, yeni dinler, yeni şehirler, yeni ahlak kuralları kurmanız gerekir. Böylesi görkemli bir şey, onlarca yılı alabilecek bir çalışmayı gerektirir.  Sinemanın eksiği de burada ortaya çıkıyor. Sinema bir filme yıllarını vermez, bir hikâye yaratmak için onlarca yıl beklemez; o, bir çırpıda ortaya çıkan hikâyelerle beslenir. Burada da devreye edebiyatın sinemayı beslemesi girer. Edebiyat uyarlamaları sinema için eşsiz bir okyanustur.

    Tolkien sadece Orta Dünya’yı yaratmadı, ayrıca en baştan itibaren onun tarihini de yarattı. O dünyadan şimdilik üç Yüzüklerin Efendisi, üç de Hobbit olarak altı film çıkarıldı; ama bu liste gelecek yıllarda daha da uzayacak. Yeni yapılacak olan filmler, Tolkien külliyatına bağlı kaldıkça da seyircinin hoşuna gidecek, çünkü Orta Dünya’nın ruhunu en iyi “Tanrısı” dile getirebilirdi. Ama tabii, Guguk Kuşu’nda olduğu gibi büyük bir ekip çalışması ile de Orta Dünya’ya yeni şeyler katılabilir.  Hobbit serisinde bu denendi, kitaba bağlı kalmaksızın yeni şeyler eklendi, ilk iki film kitaba bağlı kalmıştı, bu yüzden sağlam bir kurgu yaratmada çok zorlanmadılar. Ama üçüncü film baştan sona yüzeysellik ve bayağılıkla ele alınmıştı ve Beş Ordunun Savaşı, yapımcıların ve senaristlerin sadece üçlemeyi tamamlamak gibi basitçe bir düşünceyle yaptıkları ve beceriksizce işin içinden sıyrıldıkları bir sinema filmi oldu. Oysa ilk iki filmde temeli sağlam bir kurgu içinde yeni şeyler de vardı; bunlar kitap dışında kalan, Sauron’un yavaş yavaş ortaya çıkması ile ilgili olan sahnelerdi ve seyircinin de takdirini almıştı.

    Sinema yapımcıları bu tür edebiyat uyarlamalarında çok dikkatli davranmak, ekibini bir şekilde hikâyeyi doğru anladıklarına ikna etmek zorundadır. Orta Dünya’dan daha birçok film çıkar, özellikle Sauron’un iyilerin tarafındayken nasıl oldu da kötülerin tarafına geçtiği, Orta Dünya hayranları tarafından sinemada görmek istedikleri bir hikâyedir. Ama tarihi ve kuralları ayrı bir dünyaya dair sinema filmi yapılacaksa edebiyat ve sinema arasındaki bu dostluğun daha da hassas bir hal alabileceği de göz önüne alınmalıdır.

    Edebiyatın üç gözde yaratımının sinemaya uyarlanmasında ortaya çıkan sonuçları inceledik. Sonuç olarak şöyle diyebiliriz sanırım: İster edebiyat ister sinema olsun, hikâye yaratmak çok ince ayarları olan, iyi bir ekibi ve zamanın harcanmasını gerektiren birçok kişi, nesil ve olgunun içine karıştığı, ciddilikle ele alınması gereken bir durumdur.