Kurallarını benim belirlemediğim bir hayatın
içinde kurallarım benim belirlemediğim bir evlilikti bizimki.
Ben sadece olur demiştim. Ertelenmiş kavuşmamızın
sarhoş edici saadetiyle evliliğimizde belki başka bir kadının itiraz edeceği durumları kurcalamamış, önüme konanı her şeyin üzerini örten bir şükür duygusuyla kucaklamıştım.
Ölenin ardından onun kişisel eşyalarının kaderini tayin
edecek yegane kişi olmak, onun yaşamındaki noksanlığıyla baş etmek maratonunda koşması en zor kilometreymiş.
Ölümün evimize yavaş yavaş yaklaştığı, hastalığın her
gün başka bir bütünlüğünü parçalayarak Orhan'ı nihayet
ufalaya ufalaya kuma dönüştürdüğü gri kış günlerinin ardından
ışıklı bir bahar günü toprağa verilmesinin hafifliği,
sadece mevsimlerin rastlantısı değildi bence. Orhan yaşarken
de kimseye ağır gelmemiş, yeryüzünü sonsuz bir zarafetle
adımlamış, bir karıncayı olsun gücendirmemiş, bolca
kalp kazanmış, hastalığın iyice ilerlediği günlerde doktorun
"Artmasını bekliyoruz" dediği ağrısını bile iyi huylu gülümsemesinin
altına saklamış, son gününe dek bir kere olsun
isyan etmemiş, yavaş yavaş ölmekte olduğu gerçeğiyle ruhlarımızı
incitmemeye uğraşarak hayatındaki herkesi bu
korkunç hastalıkla bizzat kendisi va.sıtasıyla yüzleştirmek
zorunda kalmaktan müthiş derecede mahcubiyet duymuştu.
Kahve yapmak
bana hala dünyaya etki ettiğimi hatırlatıyordu. Dokunduğum
bir şeyi değiştirebildiğimi, yok olmadığımı, yeryüzünden gidenin
ben olmadığımı, yaşamımın sürdüğünü anlatıyordu.