Aile yemeklerinde kendimi yapayalnız hissediyorum,
bana yükledikleri sorumluluğun altında eziliyorum, konserve
fasulye ve rostoyu çatalımın ucuyla yiyorum, içten
içe hepsinden farklı olmaktan da hoşnutum, masanın etrafındakiler
diplomamın hakkını elbirliğiyle elimden alma
gayreti içindeyken, ben Sydney Bechet'yi ve bir arkadaşımdan
ödünç aldığım İngilizce plağı düşünerek hayallere
dalıyorum. Ama eninde sonunda teslim oluyorum,
her şey onların lütfu sayesinde, büyükannemin zekası
ve on bir yaşında aldığı diploma, veresiye alışveriş
yapan müşteriler, düşkünlerevinin kaçık bunakları, yerleri
paspaslamak için sabahın beşinde kalkan annem . . . Onlar
olmasa, her kuruşun hesabını yaparak harcamaları
kısmasalar, gelir vergisi beyannamesinden kırpmasalar,
tek kelime İngilizce öğrenemez, imla hatası yapmadan
doğru düzgün yazamaz, ben de onlar gibi olurdum. Her
şeyimi elimden alıyorlar. Yine de bana kalan bir şey var,
okulda geçirdiğim saatleri gözümün önüne getiriyorum,
yumruğumu sıkıp notların açıklanmasını bekleyişim,
elde ettiğim zafer, tebrikler, hiçbir zaman adım atmadıkları,
tahayyül dahi edemedikleri koskoca bir dünya, söke
söke elde ettiğim kültür. Sonunda zafer benim.