ays

ays
@Supangle
Burası benim krallığım.
Reklam
Günlerim, bıkıp usanmadan sokakları arşınlayarak geçiyordu. Hiç durmadan kilometrelerce yürüyordum. Pabuçlarımın tabanları yavaş yavaş erimeye başlamıştı. Bebek'ten Sultanahmet'e ve oradan da gerisingeriye okula yürüdügüm bir gün, o zamanlar pek moda olan kauçuk botlarimdan birinin altinda bozuk para büyüklügünde bir delik açildigini görüp üzüldügümü hatırlıyorum. Sonraları, hayatimin ayrılmaz bir parçasi haline gelecek bu amaçsizca "yürüme hastalığı" böylece baslamış oldu. Sebebini düsündügüm zaman bir tür açlık hissi ol-duguna karar veriyorum. Bir bakma, görme, kaydetme açligi. Her seyi arsizca seyrediyordum: sokakları, evleri, insanlar, dükkânları, her seyi. Kahvelerde oturuyor, gazeteleri karıştırıyor, kimi zaman sadece bir bardak çay içerek saatlerce oyalaniyordum. Dersler, birbiri ardindan geçip gidiyordu. Bense sadece yürüyor, yürüyor, yürüyordum. Baska hiçbir sey umrumda degildi. Diledigim yerde, diledigim kadar vakit geçirebilecegim fikri hosuma gidiyor, yeni bulunmus bu özgürlük başımı döndürüyordu. Düpedüz aylak olmustum. Sikâyetim yoktu.
Tecrü­belerimizin bu kadar farklı olabileceği hiç aklıma gelme­mişti. Üzülenin sadece ben olduğumu sanıyordum. An­ladım ki hayat herkesi bir şekilde yaralıyor. Hele çocuk­ken. Daha kanatlarımız çıkmamış, derimiz kalınlaşma­mışken. "İçinizde anlatılmamış bir hikayeyi taşımak kadar büyük bir eziyet yoktur," diyor Maya Angelou.
Çocukluğumun en çok iz bırakan anılarından biri, ortaokulda hazırlık sınıfını geçip yepyeni bir ders yılına başlamışken, sıra arkadaşımın yanından kaldırılıp sınıfın arkasında bir yere sürgüne yollanmamdı. Bu benim ilk reddediliş hikayemdi. Daha sonra başka hatıralarla karıştı, harmanlandı, tanınmaz hale geldi. Ama bana hissettirdik­lerini hiç unutmadım. Her reddedilişimde saklandığı yer­den çıkıp geldi ve batık bir tırnak gibi kendini hatırlattı.