Günlerim, bıkıp usanmadan sokakları arşınlayarak geçiyordu.
Hiç durmadan kilometrelerce yürüyordum. Pabuçlarımın tabanları yavaş yavaş erimeye başlamıştı. Bebek'ten Sultanahmet'e ve oradan da gerisingeriye okula yürüdügüm bir gün, o zamanlar pek moda olan kauçuk botlarimdan birinin altinda bozuk para büyüklügünde bir delik açildigini görüp üzüldügümü hatırlıyorum.
Sonraları, hayatimin ayrılmaz bir parçasi haline gelecek bu amaçsizca "yürüme hastalığı" böylece baslamış oldu. Sebebini düsündügüm zaman bir tür açlık hissi ol-duguna karar veriyorum. Bir bakma, görme, kaydetme açligi. Her seyi arsizca seyrediyordum: sokakları, evleri, insanlar, dükkânları, her seyi. Kahvelerde oturuyor, gazeteleri karıştırıyor, kimi zaman sadece bir bardak çay içerek saatlerce oyalaniyordum. Dersler, birbiri ardindan geçip gidiyordu. Bense sadece yürüyor, yürüyor, yürüyordum. Baska hiçbir sey umrumda degildi. Diledigim yerde, diledigim kadar vakit geçirebilecegim fikri hosuma gidiyor, yeni bulunmus bu özgürlük başımı döndürüyordu. Düpedüz aylak olmustum. Sikâyetim yoktu.