İnsanın emeğinden değil haklarından söz edildiği yerde, kapitalist toplumda mülksüzleşerek toplumsal niteliğini kaybetmiş insanın toplumsallığı yeniden gündeme gelir.
Bize haz, iyilik getiren şeyin fenalık sayılacağını pek umursamayız. Yaptıklarımızı gizleyebileceğimiz müddetçe cezdan muaf değil miyiz, işte o kadar. Vicdan meseleleri pek inceden inceye kurcalamaya gelmez.
Beni gecenin ortasında ekmek istiyordu, en kestirmeden. İşin raconu buydu. Bu şekilde gecenin içine itile itile, insan eninde sonunda bir yerlere varıyordur heralde, diyordum kendi kendime. Teselliydi bu. ‘Cesur ol, Ferdinand, diye yineliyordum kendi kendime, kendime destek çıkmak için, her yerden kapı dışarı edile edile, mutlaka hepsini, o pisliklerin topunu birden o kadar korkutan o numarayı bulacaksın ve o da gecenin sonunda olsa gerek. İşte zaten onlar da bu yüzden gecenin sonuna gitmezler!’
Belli imkanlardan yoksun insanların yaşamı, upuzun bir hezeyanın içindeki upuzun reddedilmeden ibarettir ve insan yalnızca sahip olduğu şeyleri çok iyi tanıyabilir, yalnızca onlardan kurtulabilir. Kendi hesabıma, düşlere sarıla sarıla ve onları terk ede ede, vicdanım kevgire dönmüştü, binlerce oyuklar oluşturacak şekilde delik deşik olmuş, mide bulandırıcı şekilde bozulmuştu.
Savaş zamanı kuşku uyandıran biricik şey kahramanlıktır. Kendi bedeniyle kahramanlık? Oldu olacak yem olarak oltanın ucuna takılan solucandan da kahramanlık yapmasını talep edin, ne de olsa o da bizim gibi pembe, soluk ve gevşek.