Her zamanki gibi sıradan bir sabahtı onun için. Gözlerini araladığında tavandaki çatlağı izledi bir süre; duvarda dans eden gölgeler sanki geceden kalma bir rüyanın devamıydı. Odanın içine süzülen güneş, perdelerin aralığından içeriye utangaç bir sabah gibi girmişti. Çalışma masası aynı mahzun sessizliğiyle duruyordu köşede; üstü dağınık, kitaplarla, notlarla, mürekkep lekeleriyle bezeli. Sanki her biri geceden kalan bir düşünce parçasıydı. Masanın kenarında kurumaya yüz tutmuş bir kalem... Yazacak bir şey kalmamış gibiydi artık.
Yatağında doğrulurken bir an başı döndü ama alışkındı bu hafif sersemliklere. Komodinin üzerinde duran sigara paketi ve çakmak hemen gözüne çarptı. Parmaklarıyla uzanıp paketi aldı, bir sigara çıkarıp yaktı. İlk nefesi içine çektiğinde, aç karnına düşen o tanıdık bulantıyla yüzü hafifçe gerildi. İştahını kesiyordu, evet... Ama ne önemi vardı ki? Bu bedene iyi davranmak gibi bir derdi kalmamıştı zaten. Aynada her geçen gün biraz daha silinen siluetine bakıp, “Zaten tanınacak ne kaldı ki?” diye geçirmişti içinden çokça.
Sigaradan yükselen duman, güneşin ışığında salınırken içinde garip, çok tanıdık bir duygu belirdi. Çocukluğundan beri hissettiği o boşluk, bu dumanın güneş ışınlarının altındaki dansında gizliydi sanki. “Bir zamanlar ben de bu duman gibiydim,” dedi kendi kendine. “Boşluğun içinde salınan bir duman kümesi gibi.” Birileri onun varlığından rahatsız olunca – ki birileri hep rahatsız olmuştu – pencereyi açıp onu kapı dışarı etmişti. Varlığının bir ağırlığı yoktu bu dünyada. Yer kaplamıyor, iz bırakmıyor, sadece geçip gidiyordu; sessiz, renksiz, isimsiz. Duman gibi itilmişti hep dışarıya. Bunları düşünürken dudakları hafif kıvrıldı ve güldü. O an dudağındaki gülümseme ile gözlerindeki hüzün birbirine karıştı. Hafif bir alay, içten