Ve bütün hikâyeler gece anlatılır…
Bu incelemeyi “yarası kabuk bağlamamış olanlara” ithaf ediyorum. Annesinden, babasından, kardeşlerinden yaralı olanlara… ”Dargınlığım kaldı bir tek; anneme, babama, kardeşlerime, beni sevdiğine inandıklarıma, çekip gidenlere.” Bekleyenlere, ölü ruhunu bedeninde taşımaya çalışanlara; ve eski bir radyodan ses yankılanıyor kulaklarıma: “Sevip de kavuşamayanlara…”
Anna Karenina’nın kapağını açıyor zihnim istemsizce… Daha ilk cümlesi tokat gibi çarpıyor yüzüme: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir.” Kendine göre bir mutsuzluktan çok daha fazlasıydı okuduklarım, bizzat yaşadım eser boyunca Vefa semtindeki Canfeda Konağı’nda, Osmanlı’nın İstanbul’undan günümüze kadar geldim. “Senin kadar güzel bekleyenini görmedim,” demiştim Nazan Bekiroğlu’nun Mücellâ’sını okurken; Derviş Ali olup ölümü, Halide olup konağı beklerken kurduğum cümleden utandım. Seçilmiş yalnızlıkla mücadele edebiliyordu insan, ama yalnız bırakılmışlık, yalnızlığa mahkûm edilmişlik bir ömür yumru gibi oturuyordu boğazına. “Çünkü ben her gece karanlığın ortasında, hatıraların ve hayal kırıklıklarının bedellerini tek başıma ödüyorum. Siz yoksunuz, hiç olmadınız o gecelerde.”
“Kaybetmekten korktuğumuz ne varsa çoktan kaybettik.”
Bir söz okumuştum günün birinde, -Bir düşünsene ölüp gidiyorsun ve Allah sana diyor ki: "Ben seni muhteşem bir piyanist olarak yaratmıştım ama sen bir kere bile piyano çalmayı denemedin."- Osmanlı’da bir derviş, Ali… muazzam bir resim yeteneği var, ama kimi yetenekler insanı ömür boyu telafisini yapamayacağı pişmanlıklara sürükler. Bir daha değil resim yapmak, görmeye dahi tahammül edemezsin. Ama insan… en çok kaçtığı şeyle sınanır hayatta, bir görev verir şeyhi, Abdulhamid’in Baş Ressamı Zonaro’nun rehberliği…