Bence kitabın Ana konusu. Yaptığın hataları, kötülükleri, bir iki hamlede nasıl kendi lehine çevirebileceğini, ister alt tabakadan olsun, isterse de üst tabakadan olsun, herkesi sevip, iyi geçinmelisin; Robin Huud’un tersi olamasa bile iyilik yapmayı ve sevmeyi bilmeyen insanlardan maddi, manevi her şeyini elinden alıp, mutluluğa daha muhtaç olanlara verilmelidir.
Kendi iradesine sahip olamayan bir insanın bu hayatta yapacağı hataları da büyük olur. Ve hayat memat arasında adeta bir arafta kalmışcasına yaşar. İşte bu durum hayatında çok büyük zayiatlara mahal verebilir.
Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan
korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim
yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim
gururumuzun, salaklığımızın uydurması...olmayan bir kaçamak yolu...
içimizde şeytan yok... içimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey:
hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye,
hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum
görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.
Yalanın yalan olduğunu duyup... koklamakla, doğruyu ilk bulan ben oldum... Burun deliklerimdedir benim deham. Şimdiye dek hiç kimse benim durduğum gibi karşı durmamıştır ya,
gene de yadsıyan bir kafanın tam tersiyim ben. Şimdiye dek eşi gelmemiş bir muştucuyum; şimdiye dek kavramı bile olmayan, öylesine yüksek ödevler biliyorum; ancak benimle birlikte umut bağlanıyor gene. Böylece, zorunlu olarak yıkım getirici bir adamım ben. Çünkü doğru binlerce yıllık yalanla kavgaya tutuşunca, kimsenin aklından bile geçirmediği depremler, sarsıntılar göreceğiz; dağ, koyak birbirine karışacak.