Bu kitapta Frida’nın çocuk felcine yakalanıp sakat kalması, ardından kaza geçirip yatağa bağımlı olması, resme başlaması, Diego Rivera’yla olan aşkı, evliliği, ikisinin evliyken başka kişilerde de beraber olmaları, çalkantılı yaşamları anlatılıyor. Bir anı beliriyor aklımda. İshak Paşa Sarayı’nın önünde ne çok Frida’nın olduğu hediyelik eşya vardı. Hatta esmer, güleç bir delikanlı espri yapmıştı. “O Frida değil, bizim Feride “ demişti:) O arada bir aşk hikayesi uydurmuş muydu? Şimdi bana öyle mi geliyor yoksa? Şu an tam ayrımına varamıyorum. Hoş uydursa da bir Yaşar Kemal olamazdı tabii. Gülbahar’la Ahmet’in aşkını, kelimelere ruh katarak bir tek o anlatabilirdi kuşkusuz. Bu yüzden mi bilmem, sarayı gezerken her adımımda onların kalp atışını yüreğimde duyumsadım. Şimdi öyle aşklar kalmadı. Kahlo gibi sisteme karşı olan bir ressamın sistemin aygıtlarınca metalaştırılıp kullanılması da çok acı. Kahlo’nun “özgür aşkı”, kimi sol gruplar ya da anarşistlerce sahipleniliyor. Kapitalizm ise bunu ısıtıp ısıtıp önümüze getiriyor. Daldan dala atlatıp hedonistçe anı yaşamak devrimci değil, burjuvazice bir tutum geliyor bana. Her şeyi tüketiyor, bir mendil gibi kullanıp atıyoruz. İşte o yüzden Gülbahar’la Ahmet ‘in aşkı gibi sevdaları özlemle anıyoruz. “Özgür aşk” geleceksizliğin trajedisidir. Kapitalizmin ise bunu kullanıp ticarileştirmesi başka bir trajedidir. Kahlo çok sıradışı bir kadın ve ressam. Acıları onu paramparça ediyor. Kitabı bitirdiğinizde buruk bir hüzün kalıyor yüreğinizde. Keşke toplumsal cinsiyet kodlarını bu kadar içselleştirmesek... Kendi mutluluğumuzu bir başkasının insiyatifine bırakmasak hayat daha güzel olurdu!