Sezai Karakoç’un sözüyle başlıyor kitap: "Yol, her zaman uçurumu yener.” Ümitliyiz o halde. Keskin virajlı yolların sonunda derin uçurum olsa da ziyanı yok. Yürümeye başlıyoruz.
Her öyküde başka yola sapıyoruz. “Nahir'in Gözleri” öyküsünde ne aradığımızı bilmediğimiz ama aramaktan da vazgeçmediğimiz o şeyi mi arıyoruz? Aybüke okuru pasif bırakmıyor. Onunla birlikte biz de arayışa giriyoruz. Yoğun bir anlatım var öykülerinde. Favorilerimden biri olan “Yastık” hikâyesinde büyükbabadan babaya, babadan oğula geçen nesiller arasındaki zinciri bu nesneyle somutlaştırıyor. Kimse fikrini sormamış, “Sen ne düşünürsün,” dememiş kahramanlara. Fakat biri bu zinciri koparmakta kararlı: “Ben bu yün yastığı artık sevmiyorum!”
“Ufuk Çizgisi” hikâyesinde beklemenin getirdikleri ve götürdüklerinden bahsediyor. Yolu unutup rahatça yürümeye başladığımız o an sesleniyor bize: “Benim yürüdüğüm yollar yokuş yukarıdır hep.”
Kapanışı “Yol ve Dağ” ile yapıyor. Aybüke Akgül’ün bir derdi var. Kıvrılan, dönen, uzayan, sürüp giden yolun kahramanı çağırdığı gibi, çağırıyor bizi öykünün kalbine. Ve aklımıza o epigraf geliyor. “Yol her zaman uçurumu yener.” Bu öyküyle tasdik ediyor yazar. İnsan yürümekten korkabilir. Adımlarını şaşırabilir yahut dağın arkasına saklanabilir. Fakat nihayetinde yol, insana şefkatli bağrını açar. “Dağ kimseyi içine almaz, yolunsa bir bağrı vardır.”
“Keşke keder içime bir organ gibi yerleşmeseydi.”
“Fakat sonunda zemheri hepimize galip gelir. Gölü de alt eder, küreği de. Bırakırız kavgayı, göl derin bir uykuya dalar. Üzerinden yürür geçeriz. Yine de çıkmaz aklımızdan, eski bir düşmandır ayağımızın altındaki. Arada kısık çatırtılarla gözdağı verir. Öyle vakitlerde havadan sudan konuşuruz. Yoksa koşmak gelir adamın aklına, dönüp arkaya bakmak."
Ömrü uzun olsun,
Bazen her şey gözümüzün önündedir. Fark etmeyiz. Bu, nasıl büyüdüğüne inanamadığımız bir çocuktur kimi zaman; sevgimizi farklı yollarla gösterdiğimiz, kimi zamansa gösteremediğimiz. Hep yanımızda olacağını düşünürüz. Gitse de dönüp dolaşıp gelir. Yokluğuyla bırakmaz bizi. Öyle sanarız.
Fazla Uzaklaşmış Olamaz üç bölümden oluşmakta; Kesik, Kabuk, Dikiş izi. Herkesin yarası ve yarasının derinliği başkadır. İlk öyküsüyle okuru ameliyat masasına yatırıp Ondan Geriye Say, der. Yalnız bu öykü için değil. Bütün öyküleri kapsamaktadır bu geri sayım. Üç, iki, bir. Derin bir kesik atılır. O kesikten oğluna sevgisini gösterememiş bir baba çıkabilir. Bütün sevgi birikmiştir içinde. Yaşlıdır artık, torununu oğlu sanmaktadır.
Yara derin, fakat daha derin kesikler var. Kevser Hattatoğlu'nun kendi sesinden dinlediğim Son Konserve Kavanozu öyküsüne gelelim. Bir anne belirir karşımızda, dumanı tüten domates soslarını vakumlayan. Baba karakterinden sonra karşımıza çıkan anne, sevgisini yaptığı kışlık konservelerle gösterir. Konserve sayısı azaldıkça geriliriz bizde. Küf iki tarafa da farklı şeyler söyler. Anneye, sadece gösterme, dile getir, der. Çocuğa, güzel olan ne varsa muhafaza etmenin onu hakikatte korumaya yetmediğini söyler. Sonra karşımıza Kabuk bölümü çıkar. Fazla Uzaklaşmış Olamaz bize uzaklığın mesefeyle değil kalple olduğunu söyler.
Kitabı okurken zaman zaman “Anlarsa uzağım yakınımdır. Anlamazsa yakınım uzağımdır,” sözünü hatırladım. Çoğu kez yanı başımızda olan insanların sevgisini anlamayız. Aramızdaki Şey öyküsü gibi... Artık aşmanın zor olduğu bir duvar örülüdür. Yakınımız bir anda uzağımız olur. “Bir kabuk iyileşme belirtisi gibi görünebilir ama yaranın yerini belli etmekten başka nedir ki yaptığı.” Bize bir yaranın da insan gibi geçip gitmeyeceğini
Hep bir arayıştadır insan. Peki bu neyin arayışı? Bu arayışta kelimeler bazen kırık dökük kalır..
'Kelime manayı boğan bir gömlek' der Üstad Necip Fazıl..
Nazan Bekiroğlu ise 'Bütün manaları ifade edecek, sahtecilikten uzak hakiki bir kelimem olsaydı bunca sayfayı herhâlde yazmazdım' der.. Bunu söylerken de önümüze 457 sayfalık 'Yerli yersiz cümleler' i bırakır.Gazete ve dergilerdeki yazılarının yanında bütün kitaplarından da yola çıkarak oluşur yerli cümleler.. Hemen anımsıyoruz onları.. Bir yerlerde hangi kitaptan olduğunu hatırlamasak da bi şekilde dokunmuştur yüreğimize.
'Yersiz' diye bahsettiği cümlelerde var, belki biraz uzağız onlara, tanışıklığımız yoktur. Ama hepten de yabancı değilizdir.Mümkün mertebe temalara ayırıp bir şekilde istiflenmiş sıralamaya çalışılmış olsa da yer yer yoruldum bende.. Ben okumaktan yoruldum belki.. O 'Anlatmaktan değil susmaktan, yaşamaktan değil, yaşayamamaktan' dedi..
Bize bağlarından bahseder sonra. Kurda kuşa, börtü böceğe, taşa, ırmağa, kuma,hayata, kaleme, yazıya.. Sevdiklerinden bahseder..Bu yüzden mi bu kadar yakın hissettim kendime.. Renklerden moru, aylardan eylül'ü... Ne çok severim...
Bazen arafta, bazen mazide bir fotoğraf karesinde, filbahri altında kimi zaman, bazen de ismini kağıda yazıp nehire atarken..
Bir gün sırtına taktığı çantasıyla düşer yollara.. oysa yoldan da yolcudan da yorgundur..
'Sırtımda küçücük çanta bana ağır gelmeye başlıyor.Oysa kâğıdım ve kalemim gibi sağ elimin serçe parmağına gösterdiğimin özeni, yara görmesem yara zannedeceğim yaralarımı da dışarda bırakmışım çoktan.'
Ama bırakmaz. Çünkü başkalarının dertleriyle öyle dertlenir ki 'Herkese yetecek kadar gözyaşım herkese yetecek kadar tebessümüm var.' der. Aslında bu biz insanlara bahşedilmiş.
#40600696
'Kendi
İpuçu içerir..
Anneannemin annesi dere kenarındayken kaçırılmış... tabi köylü gönlü vardi gitti demişler... Bir zaman hayatı zorluklarla geçmiş. Sonra zorla kaçıran adamın sefere gidip vefat etmesiyle hayatında ikinci bir sayfa açılmış... Pekiii neden anlattım bunu?
Bazen bazı kitapları okuduğumuz zaman, bazı seyler gözümüze batıyor..konusu, anlatımı, vs vs
Bazen abartı buluyoruz.. Ben bu eksikliğimle kitabı önyargıyla okudum. Malesef.
Kendimce sonuna gelmeden tahminlerde bulundum. Başta anlattığım olayı öğrenmem isee, kitabı bitirdikten sonraya tekabül etti
Annem anlattı. Hiç sevememiş dedi ne kaçabilmiş ne yaşayabilmiş.. 9 yıl...Dile kolay. İnanmamışlar ona kimisi kaçtı demiş. Kimisi gönlü var demiş...
Hani Ismet Özel diyor ya “Ne derler acaba” diye kahrolası bir put vardır diye.. Kucuk yerlerde hele... Ah o elalem ne der putu yok mu..! Nice insanın hayatını daraltı, kararttı.. O put yuzunden belki de nice insan dönemedi.. gidemedi.. O put hep var..
Kapıları açmak, bize bir bir bu putları yıkan Zehra'yı anlatıyor...
Velhasıl.. Kalemi güzel yazarımız toplumdaki acı gerçeğı güzel işlemiş...
Üzülerek söylemeliyim, Yedi güzel adamla tanıdım Erdem Bayazıt'ı ,bir kaç şiirini ezberlemiştim o zaman.. Fakat ezber yetmezdi. Öyle şiirler okudum ki... Bazıları benim için apayrıydı..
Kitabı elime ilk aldığımda zaten niyetim öyle bir kerede okuyup bitirmek değildi, girişte Bayazıt'ın okuyucusu için notu görünce tamam dedim bir şiirini dahi bi kerede okuyup geçmeyeceğim.. ("Okuyucuma! Şiir diye Bir ömür tüketerek yazdıklarım iki saatte okunuyor, bundan ucuz ne olabilir Havadan başka?")
Geçmedim de..Bazı şiirleri defalarca okudum, eşimle konuşurken çok güzel bak bu şiiri çok başka diyince, bana gülüyor sahi diyorum başkası içinde böyledir değil mi dinleyip de ya da okuyup da yüreğinin bam teline dokunmamış var mıdır? Bilemiyorum..
Sevgili arkadaşlar belki abarttığımı düşünen de olabilir.. ama herkesin hissiyatı farklıdır.. Benim hıfzımda kalacak bu enfes şiirlerin sadece bi kaçını buraya bırakıyorum.
#50223581(kitaptaki şiirlerin kalbi) #50190722#49001723 (en) #48488760
Alıntıları paylaşırken bir kaçında dinlemeniz için link bıraktım, dinleyince daha çok seveceğinize inanıyorum.
Son olarak Erdem Bayazıt'ın kendi seslendirdiği şiirini bırakıyorum..
youtu.be/0sBFVS5OuQE ...
Bol şiir okumalar..