Birlikte keşfettik kendimizi, düşünceyi birlikte keşfettik. Ben sana senin ruhunu gösterdim, sen de bana benim ruhumu göster din. Her şeye birlikte inandık ve her şeyi birlikte reddettik; yaptık ve yıktık. Yan yana, el ele gerçekleri aradık, kitapları aç kurtlar gibi yalayıp yuttuk, söz götürmez zaferlerin peşinden koştuk.
Pederlerin inançlarından, kabile putlarından, korkakların tasma larından aynı anda kurtulduk. Aynı yatakta yattık, aynı masada yemek yedik ve aynı kitaplardaki aynı sayfaları işaretledik. Yine de arkadaşlığımızın gevşek, kadınımsı, acınası ve -söylemeden geçmeyelim- kibar hiçbir yanı olmadı. Bizim dostluğumuz kay gı duyan iki beynin yoldaşlığıydı, birbirine güvenen iki insanın sevgi hisleriyle bağlanışı değil. Asla birbirimizi öpmedik, bir kere bile birlikte ağlamadık ve tutkularımızın en özel sırlarından bir birimize bahsetmedik. Aşık olduğunu başkalarından duymuş ve düğün haberini Corriere della Sera Gazetesinden almıştım. Le Rouge et le Noir' ve Mart du Loup" boşuna okunmamıştı büyük hevesle!
Yalnız başına yazı yazıp beni beklediğin evine, diğer evine gel diğim akşamlarımızı hatırla. Pencerelerinin önünde bir selvi ağacı vardı ve selvinin yanında yukarı çıkan bir yokuş. Biraz hırpalan mış ve tozlu, fakat simsiyah ve eski bahçenin bir ucunda yapayal nız duran o selviyi severdik. Ve sık sık yokuşa bakardık. Bizim hayatımız bir yokuştu ve öyle olmak istiyordu. Bütün düşlerimizi, ayaklarımızın altındaki ıslak çimenler ve havadaki katırtırnağı ko kusuyla, yükseklerde kurduk. Bütün kitap taslaklarımızı, gazete düzenlemelerimizi, eylem tasarılarımızı hep orada, denizden ve insanlardan birkaç yüz metre yüksekte düşünüp geliştirdik. Dü şündüğüm, önerdiğim her şeyde sen de vardın ve senin önerdiğin şeylerde benim de rolüm bulunmalıydı ve evren net bir biçimde bu şekilde bölünmüştü: Bir tarafında biz ikimiz, öbüründe tüm geriye kalanlar.