Tarık Tufan, bu eserinde okuru kelimelerin gücünden ziyade o kelimelerin kursakta kalışıyla, yani eksikliğiyle sessizce bir yüzleşmeye davet ediyor. Kitap, alışılagelmiş bir olay örgüsünden ziyade her parçasıyla bir iç monoloğu andıran, kırık bir aynadan yansıyan parçalanmış hayatlar silsilesi gibi akıp gidiyor. Burada kekemelik sadece fiziksel bir dil sürçmesi değil; anlatılamayan acıların, anlaşılamama korkusunun ve ruhun tökezlemesinin bir dışavurumu olarak karşımıza çıkıyor. Tufan, konuşmayı bilmeyenlerin değil, "anlatırsam eksik kalır" ya da "zaten anlamayacaklar" diye susanların o yankılı sessizliğini anlatıyor. Okurken bazen bir satırda çocukluğumuzun eksik kalmış bir sahnesiyle, bazen de yetişkinliğimizin yorgun yalnızlığıyla karşılaşıyoruz. Özellikle 12 yaşındaki bir çocuğun hikayesi üzerinden hissettirdiği o burukluk, aslında bugünün dünyasında çocuklara daha iyi bir yer bırakamadığımız gerçeğiyle bizi sertçe yüzleştiriyor. İnsanın içindeki sızıyı büyüten ama bir yandan da "yalnız değilim" dedirten bu eser, yazarın diğer kitaplarına göre dili bir tık daha ağır ve katmanlı olduğu için okurken sabır istiyor. Bu yoğunluk ve derinlik nedeniyle, eğer daha önce Tarık Tufan okumadıysanız bu kitapla başlamamanızı, ancak yazarın dünyasına aşinaysanız bu sessiz koroya mutlaka kulak vermenizi öneririm.