Kişisel gelişim ve felsefe kitaplarına genel olarak çok bayılmam. Ama bazıları ilgimi çekiyor. Ego, vaktiyle çok önerilen bir kitap olmasından dolayı ilgimi çekmişti.
Öncelikle kitabın çevirisinde çok fazla yazım yanlışı vardı, o beni rahatsız etti. İçeriğine gelince aslında ego kavramı ile ilgili size bambaşka bir bakış açısı kazandırmıyor. Meditasyonla ilgili tavsiyelerinin de uygulanması kendisinin de belirttiği üzere çok zor. Ancak kitapta Osho’ya katıldığım ve katılmadığım kısımlar oldu. Osho, neyin egonun bir sonucu olduğunu ve neyin egosuzluk olduğunu iyi tanımlıyor. Egonun yenilmesi gereken bir düşman olduğunu sürekli hatırlatıyor. Fakat bazı düşüncelerinin realizmden uzak, abartı derecesinde olduğu da bir gerçek.
Egonuzu yenmeniz gereken durum ya da durumlar karşısında olduğunuz bir dönemde iseniz iyi gelebilir.
Her zaman olduğu gibi, Ivan İlyiç’e olanlar öğrenildiğinde de, bir yakını öldükten sonra herkesin kapıldığı “ben değil, o öldü” mutluluğunun bu ölümü de takip edebileceği bir gerçekti. Öldüyse öldü, ben yaşıyorum ya, diye düşünmüş veya böyle hissetmişti her biri.
Ne denli yıkılsan, yaşlansan, mahvolsan da, tepeden tırnağa başka biri haline gelsen de gözler, gözler hep aynı kalır, gözler insanı ele verir. Gözlerdir ruhumuzun kapısı zaten, değil mi efendim?
Tüm bu gülücüklerin, şekerliklerin, yavaşlıkların, ulvi Budistliklerin altında dünyanın en acımasız hapishaneleri, en ağır işkenceleri, en gaddar olabilen insanları yatıyor. Dayanamıyorum onların bu ağır sahtekarlıklarına. Zehri bir kasede zehir olarak sunmalarını yeğlerim. Çocuk kandırır gibi eritilmiş şeker diye değil.
Geçmişimdekiler de yok, hepsi yok oldular. Ama yine de bir yerden çıkıp, bir kuyudan, delikten fırlayıp çekiverecekler beni geçmişime diye korkmadan edemiyorum. Korku öyle bir şey. Bir kere nüfuz etmişse ruhuna, en umulmadık anlarda pençelerini geçiriverir yine. Korkunun lekeleri hiç çıkmaz, büyür de büyür kendi kendine.