Sonra başımı önüme eğer, üstümüze giydiklerimizi daha derin düşünürdüm. Kadın veya erkek giyimine âit çeşitli eşyâmızın yüzde doksan firenkçe oluşuna, hele bizim eski çağlardan beri "büyük milleti" olduğumuz şark medeniyetinden koparak kötü bir batı medeniyeti taklitçiliği içinde, kılığımızın kıyafetimizin isimlerini bile başkalarından alacak hâle gelişlerimize bir hayli üzülürdüm.
Her millete kendi kadını "en güzel" gelmelidir. Ben Türk kadınının giyindiği kumaşın da adı Türkçe olsun isterdim. Meselâ "krep" demez, "bürümcük, bürünecek" yahut "bürün" derdim. Arkasından da XIX. asır şairi Vâsıfın:
«O gül-endâm bir al şâle bürünsün, yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün, yürüsün»
mısrâlarını söylerdim.
Parmağına yüzük takacağım bir kadın ona "alyans" dediği gün benden ayrı düşebilirdi. "Nişan yüzüğü" hatta "nikâh" yüzüğü kelimelerinin “şan"lı veya mukaddes güzelliğini bu kadar çiy bir firenkçe ile değiştiren kadına elbette bağlanamazdım.
Biz o inançtayız ki dünya ölçüsünde bir şiir lisânı olan Fransızcanın en gür sesli şairi Victor Hugo, o tannân ve raksân Fransızcasıyla söylemek isteseydi, "Süleymâniye'de Bayram Sabâhı" şiirini, belki de söyleyemezdi. Bugün Türkiye'de yeni Türk nesillerine ebediyen unutturulmak istenen dil, işte bu dildir.