Râbia

Sonra başımı önüme eğer, üstümüze giydiklerimizi daha derin düşünürdüm. Kadın veya erkek giyimine âit çeşitli eşyâmızın yüzde doksan firenkçe oluşuna, hele bizim eski çağlardan beri "büyük milleti" olduğumuz şark medeniyetinden koparak kötü bir batı medeniyeti taklitçiliği içinde, kılığımızın kıyafetimizin isimlerini bile başkalarından alacak hâle gelişlerimize bir hayli üzülürdüm.
Sayfa 71 - Kubbealtı Neşriyâtı 29. Baskı:2008·Kitabı okudu
Reklam
Her millete kendi kadını "en güzel" gelmelidir. Ben Türk kadınının giyindiği kumaşın da adı Türkçe olsun isterdim. Meselâ "krep" demez, "bürümcük, bürünecek" yahut "bürün" derdim. Arkasından da XIX. asır şairi Vâsıfın: «O gül-endâm bir al şâle bürünsün, yürüsün Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün, yürüsün» mısrâlarını söylerdim.
Sayfa 70 - Kubbealtı Neşriyâtı 29. Baskı:2008·Kitabı okudu
Hatta ve keza alyans artı tektaş :)
Parmağına yüzük takacağım bir kadın ona "alyans" dediği gün benden ayrı düşebilirdi. "Nişan yüzüğü" hatta "nikâh" yüzüğü kelimelerinin “şan"lı veya mukaddes güzelliğini bu kadar çiy bir firenkçe ile değiştiren kadına elbette bağlanamazdım.
Sayfa 70 - Kubbealtı Neşriyâtı 29. Baskı:2008·Kitabı okudu
Türk milleti tarafından fethedilmiş topraklar nasıl Türk vatanı olmuşsa aynı millet tarafından fethedilmiş kelimeler de öyle "Türk kelimesi" olmuştur.
Sayfa 43 - Kubbealtı Neşriyâtı 29. Baskı:2008·Kitabı okudu
Biz o inançtayız ki dünya ölçüsünde bir şiir lisânı olan Fransızcanın en gür sesli şairi Victor Hugo, o tannân ve raksân Fransızcasıyla söylemek isteseydi, "Süleymâniye'de Bayram Sabâhı" şiirini, belki de söyleyemezdi. Bugün Türkiye'de yeni Türk nesillerine ebediyen unutturulmak istenen dil, işte bu dildir.
Sayfa 41 - Kubbealtı Neşriyâtı 29. Baskı:2008·Kitabı okudu
Reklam