Uzun bir aradan sonra ilk inceleme...
Neydi bee! İşte roman budur, romancılık budur. Serenad, Zülfü Livaneli'nin ince eleyip sık dokuduğu, yoğun emektarlık kokan harika hikaye. Bir aşk hikayesi, ama tarihle bezenmiş bir aşk hikayesi. Tarihin tozlu raflarında, yalnızca gün yüzüne çıkaracak kişileri beklemekle kalmayıp, kasıtlı olarak gizlenmiş olan, 'bilinmemiş olması utandırıcı olan' olaylarla bezeli bir roman. Enfes kurguyla da birleşince kitap elinize yapışıyor resmen. Çok emek var, çünkü anlatılan tarihsel olayların tamamını eminim ilk defa öğreneceksiniz. Üstelik ilgi çeken, bilinmesi gereken olaylar. Mavi Alay, Struma, Nazi Almanyası'ndan Türkiye'ye iltica eden Yahudi bilim insanları, Einstein'in bu bilim insanlarının kabulü için Türk hükümetine yazdığı rica mektubu... Bunları hiç duydunuz mu? Bunlar ve daha fazlası bu romanda. Hepsi iç burkan, ibretlik hikayeler, olaylar. Hele ki Mavi Alay ve Struma'nın hikayesi çarpıcı ve bir o kadar da insanı derin varoluşsal muhakemelere gark ediyor. Bu iki vahim hikayenin mimarları olan devletlerin utanç duyduran vurdumduymazlıkları, devlet kurumunun insan hayatı açısından önem ve gerekliliğini sorgulatıyor. Zülfü Livaneli ise "Tüm devletler kötüdür" diyor.
Tüm bunları ve daha fazlasını içerdiği için sık alıntı yapmak zorunda kalacaksınız, bu yüzden yanınızda kaleminiz hazır bulunmalı. Asıl hikayemiz, Türkiye'ye bir amaç için gelen Alman profesör Maximilian Wagner'in, halkla ilişkiler sorumlusu Maya Duran tarafından karşılanmasıyla ortaya çıkan aşk hikayesi. Aşk hikayesi demek yetersiz kalır, zira çok yönlülüğüyle çok dokunaklı bir hikayesi var Wagner'in. Hikaye akarken İstanbul'u adeta geziyor, 1930'lar döneminin İstanbul'unun gözde mekanlarını, tarihi yapıların hikayelerini öğrenince İstanbul'a aşık oluyorsunuz.
Tıpkı