Bütün bir olay, Amerika’dan Arjantin’e yol almakta olan bir gemide geçiyor. Kitapta bulunan bazı karakterler tanıtıldıktan sonra olayların anlatım sırasına göre yavaş yavaş bizler, dünya satranç şampiyonu ile sorgulanmak için tutuklanan bir mahkumun satranç müsabakası yapması ile karşılaşıyoruz. Bu aşamaya gelene kadar okuduğumuz bütün karakterlerin psikolojik tahlilleri bize çoktan hazırlanıp sunulmuştu bile. Bizlerde bu kadar detay verilince kafamızda farklı farklı sahneler canlandırıp satranç masasını kendimizce betimledik bile.
Satrancı mahkumiyetten kurtulmak için bir araç olarak görmesine rağmen o kadar ilgi odağı haline getiriyor ki satranç onu delirtiyor. Adeta mahkumiyeti satranca oluyor.
Çoğu insan hayatı boyunca bir şeyleri yapmaya mecbur bırakılıyor. Bu mecburiyet herkese o kadar farklı hissettiriyor ki bazılarımız bunu mahkumiyet olarak yorumluyor. 20’li yaşlarımıza gelene kadar okula gitme mecburiyeti bazılarımız için hapis gibi geliyor. İlerleyen yaşlarda işe gitme mecburiyeti ve büyümenin sorumlulukların artmasına yol açması hayatın hapis gibi hissedilmesine yol açıyor.
Kendimizi ne zaman hapiste hissedersek kitapta olduğu gibi kendimizi hayata bağlayacak bir olay veya durum bulmamız gerekiyor. İş hayatı hapis gibi hissettirse de eve elince çocuklarınızla oynamak size “Buna değer” dedirtecektir. Bu hayatta ne yaşarsak yaşayalım bizlerin en az bir tane dayanak noktasına sahip olmamız gerekir. Kendi dayanak noktanızı bulun. Başkasına dayanak noktası olun.