Yirmi yıl boyunca tüm şeytani güçlerin varlığından koruduktan sonra doğada soğuk ve sıcağın, yaşam ve ölümün, umut ve çaresizliğin kısacık bir an içinde bir arada böylesi muhteşem ve fantastik bir şekilde görünmesini asla anlayamadım. Gece çatışma ve uzlaşma, tutku, öfke ve nefretle, yalvaran ve inleyen gözyaşlarıyla öyle doluydu ki sanki bana bin yıl gibi geldi ve uçurumla çevrili iki insan olarak birimiz çılgın, diğerimiz saf, o ölümlü kargaşanın içinde tamamen duyuları ve duyguları değişmiş ve dönüşmüş olarak çıktık.
Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta. Tıpkı benim odamda oturduğum gibi. Sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... Dosdoğru koşuyor, dosdoğru. Nereye gittiğini bilmeden. Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor. Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor. Ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola acı acı haykırarak elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor. Köylerdeki insanlar bu Amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler.
Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek hiç bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan kişi, bütün insanları anlayabilir.
Ve sanırım soğuk bir kalemi sıcak canlı elime alıp da kuru bir kağıdın üstünde yaşıyorum olduğumu anlatmaya çalışırken kendi göstermiş olduğum cüreti de anlayabiliyoru. Fakat bu bir delilik de olsa beni mutlu eden ilk delilik...
Bu muhteşem gecenin ansızın karşıma çıkarttıkları, kapanıp kalmış ruhumun birdenbire açılması, geçmişimin en karanlık yanlarının, en gizli dürtülerimin şimdi apaçık karşımda duruyor olması tuhaftı.