Zırhlı kapı sessizce açıldığında İnes, sadece bir an durmuştu eşikte: Sadece ve sadece, şu sefil bankacının onu bütün görkemiyle görebilmesi için. Ve bu görkem, yerleri süpüren bir siyah vizon mantonun ön yırtmacından adeta fışkıran mor meşin çizmelerle daha bir yücelik kazanmaktaydı.
Bu siyah güneş karşısında gözleri kamaşan Homer Kloppe, İnes'in buz gibi bakışlarını görünce hemen başını eğmiş ve geçmesi için kenara çekilmişti. Bütün çıkış kapılarını kilitleyen kontaktöre bastı Kloppe; sonra da, uygun adım, İnes'i izlemeye koyuldu.
Raksedercesine yürüyen bir maralın ardında iri bir kaplumbağayı andırmaktaydı. Ve neyine, daha çok hayran olmak gerektiğini kestiremiyordu bir türlü Ines'in: Akıl almaz biçimde ince uzun endamına mı, daima ve kendiliğinden dimdik kalan başına mı, yoksa bir çiçek sapı gibi omuzlarından, fışkıran boyuna mı...
En son kapının önüne geldiler. Ellerinin titremesini gizlemek için büyük, çaba harcayan Homer, beş harflik bir sözcüğü kurmak üzere kontaktörünü harekete geçirmişti. Bu beş harfin bir araya gelişi sonucunda kasaların bulunduğu salona girebileceklerdi; aynı zamanda tüm alarm sistemleri de geçici olarak duracaktı.
Girdiler. Yirmi metre uzunluğunda, sekiz metre genişliğinde büyük bir dikdörtgen odaydı burası. Tavan, taban ve duvarlar, bir atom patlamasına bile rahatça direnebilecek cinste som çelikten yapılmıştı.
İnes'in parfönü yayılmıştı odaya, madenin ölümcül soğukluğunu adetâ dindiren: sıcak ve canlı bir esinti gibi.
Emredici bir sesle konuştu İnes:
"Yatağımı yap!"