"Eğer YKY baskısını okuyorsanız, kitabın gerçek kahramanı Hay bin Yakzan değil; 91 sayfalık önsöz maratonunu bitirip asıl hikayeye ulaşmayı başaran SİZSİNİZ."
Önsöz maratonunu bitirip asıl hikayeye ulaştığımda, zihnimde büyük bir beklenti vardı: Issız bir adada doğan, büyüyen ve sadece aklıyla kainatın sırlarını çözen bir adamın o muazzam "seması"...
Ancak kitabı bitirdiğimde hissettiğim şey, o geniş semadan ziyade, laboratuvar ortamında kurgulanmış steril bir mantık deneyi oldu.
• Hay bin Yakzan, bir "insan" gibi değil de, İbn Tufeyl’in felsefi tezlerini kanıtlamak için kullandığı kusursuz bir algoritma gibi hareket ediyor. Annesi saydığı ceylan öldüğünde yaşadığı sarsıntının hemen ardından gelen o "soğuk otopsi" sahnesi, kitabın duygusal derinlikten ziyade rasyonel bir sürece odaklandığının en büyük kanıtı.
• İbn Tufeyl, 9. yüzyıldaki Salaman ve Absal gibi Yunan kaynaklı öykülerin iskeletini alıp üzerine İslam felsefesini inşa etmiş. Bu sentez teorik olarak büyüleyici olsa da, pratikte o beklediğim "mistik coşkuyu" biraz gölgede bırakmış. Aristo mantığının o keskin köşeleri, ruhu kanatlandıracak olan o sonsuz "semayı" biraz daraltmış sanki.
• Toplumdan, travmalardan ve çelişkilerden uzak bir adada "saf akıl" ile Tanrı'yı bulmak, gerçek hayatın karmaşasında hakikati aramaktan çok daha pürüzsüz anlatılmış. Bu steril yolculuk, felsefi bir ütopya olarak çok kıymetli olsa da, insanın etten ve kemikten gelen o trajik yönünü biraz eksik bırakıyor.
Sonuç Olarak Hay bin Yakzan, modern Robinson’un atası ve İslam felsefesinin zirve metinlerinden biri; buna şüphe yok. Ancak benim için bu kitap, muazzam bir düşünce deneyi olsa da, aradığım o ruhani derinliği tam olarak karşılayamadı. İbn Tufeyl bize "aklın ne yapabileceğini" çok iyi gösteriyor, ama