Mutlak yalnızlık içinde, doğayla iç içe, kan damlaları gibi cümleler yazan yazarların aksine, ben ne mutlak bir yalnızlık deneyimledim, ne doğayla iç iç oldum, ne de yazarken kan döktüm. Ben sadece, kendi alanımda yapmak istediklerimi yapmayı seven bir insanım.
Yalnız olmaktan hoşlanan biri olduğumu, yirmili yaşlarıma girerken fark ettim. Bu, insanlardan hoşlanmadığım ya da onların verdiği uyarıcılardan bunaldığım anlamına gelmiyordu. Fakat ruh halim, yalnız geçirdiğim mutlak zamanın miktarına bağlıydı. Yeterince yalnız kalamamanın beni mutsuz ettiğini fark ettiğimden beri, fırsat buldukça yalnız kalmaya çalıştım. Yine de bu fırsatlar sık sık doğmadığı için, çoğu zaman yalnız kalacağım anı bekleyen birine dönüştüm.
Ama insan anlamaz, bilmez acziyetini. Azken çok olduğunu, hiçken hep olduğunu, yokken var olduğunu zanneder. Zanneder de kendine zulmeder. Böylece büyüyecek, böylece çoğalacak ve böyle yükselecek zanneder. Oysa küçüldükçe büyür insan, azaldıkça çoğalır, eksildikçe artar.
“İşte insan bu kadar küçüktür, görünmeyecek kadar küçük… Hem de küçücüktür. Koskoca âlemde bir toz zerresi ne ise ondan dahi bin derece ufaktır bu insan. Lakin kendi küçüklüğünü bilir, Rabbinin büyüklüğünü bilirse işte o zaman âlemden büyük olur, âlem olur…”