Mahmut Makal’ın “Bizim Köy”ü, Türkiye’nin ayna tutmaktan çekindiği yüzünü yalın bir dille önümüze seren, kırsal hayatın tüm çığlığını, acısını ve sessiz isyanını gün gibi ortaya koyan bir başyapıttır. Bu eser, sadece 1950’lerin Anadolu’sunu değil, hâlâ içimizde bir yerlerde kanayan yaralarımızı, bitmeyen çıkmazlarımızı da hissettirir. O dönemin imkânsızlıkları, feodal düzenin pençesinde kıvranan köylüler, okul sıralarında yeşeren saf umutlar, aydınlanmaya aç gözlerle bakan çocuklar ve sıradan hayatların içinde kaybolup giden sesler… Tüm bunlar “Bizim Köy”de adeta bir koro oluşturur; hüzünlü, öfkeli, ama bir o kadar da direngen bir koro.
2024 yılında bu esere dönüp baktığımızda, Türkiye’nin büyük kentlerinde insanların ister istemez gözden kaçırdığı bir gerçeğin izlerini görüyoruz: Hâlâ kurtulamadığımız eğitimde fırsat eşitsizliği, hâlâ toprağa bağlı geçim savaşının çetinliği ve hâlâ kültürel kodlarımızın içinde beslediğimiz o kadim köy-kent gerilimi. Evet, yarım asırdan fazla bir süre geçti. Ülke değişti, büyüdü, sanayileşti, dijitalleşti. Ama “Bizim Köy”ün anlattığı ruh hâlâ capcanlı. Doğu ile Batı’nın, gelenek ile modernin, aydınlanma ile tutuculuğun arasındaki sarkaç hâlâ sallanmaya devam ediyor.
Makal’ın anlatımında köylü insanımızın çektiği çilenin yanında, onların içindeki inatçı yaşam enerjisini, toprağa tutunma güdüsünü, kader diye kabullendiği koşullarını zorlama cesaretini görüyoruz. “Bizim Köy”ü bugün okurken aslında dönüp kendimize şu soruyu sormalıyız: Bunca gelişmeye rağmen, hâlâ neden eğitimde, sağlıkta, sosyal adalette tam anlamıyla eşitliği sağlayamadık? Hâlâ neden kırsal kesim insanının haykırışlarını, şehirlerimizin kargaşası içinde işitemiyoruz?
Belki de “Bizim Köy” tam da bu nedenle hâlâ güncel: Çünkü geçmişteki o yokluklar, köy yaşamının o dar