Bir kitabı bitirdiğinizde elinizde kalan tek şey hikâye olmaz bazen. Bazı kitaplar bittiğinde insanı bir sessizliğe iter, etrafındaki teknolojik gürültüden tiksindirir ve gidip kütüphanesindeki tozlu raflara sarılma isteği uyandırır. Fahrenheit 451 benim için tam olarak böyle bir deneyimdi. Yevgeni İvanoviç Zamyatin’in Biz'i, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya'sı ve George Orwell’in 1984'ü ile birlikte "Kara Dörtleme" olarak anılan bu dev eserin, neden içlerinde beni en çok sarsanı olduğundan biraz bahsetmek istiyorum.
Her şey aslında Bradbury’nin bir akşam arkadaşıyla yürüyüş yaparken bir polis arabasının yanlarında durup "Ne yapıyorsunuz?" diye sormasıyla başlıyor. Sadece yürüyor olmanın şüpheli bir eylem sayıldığı o andan duyduğu öfkeyle "Yaya" isimli bir öykü yazmış.
Sonra o öyküdeki yaya karakterini almış, cinsiyetini değiştirmiş ve karşımıza Clarisse McClellan çıkmış. Clarisse, etrafındaki kerosen kokulu itfaiyeci Montag’a o can alıcı soruyu soran çocuk: "Mutlu musun?"
Kitabın ilk taslakları, UCLA kütüphanesinin bodrum katında, yarım saati 10 sente kiralanan daktilolarda, büyük bir aceleyle ve "içsel mantığa" sadık kalarak yazılmış. Belki de kitabın o nefes nefese bırakan, sürükleyici ritmi o daktilo odasındaki aceleden geliyordur.
Kitabın ismi için Bradbury epey kafa patlatmış. Bir ara "İtfaiyeci" demiş, sonra "Gece Yarısından Çok Sonra"da karar kılmış ama içine sinmemiş. Sonra kendisine, "Kitaplar kaç derecede tutuşup yanar?" diye sormuş ve ardından bilim insanlarını aramış, kimse kağıdın kaç derecede tutuştuğunu net söyleyememiş. En son bir itfaiye şefine sormuş ve o cevabı almış: "451 Fahrenheit". İşte o andan itibaren bu rakam, tarihin en hüzünlü ve en sert rakamlarından biri haline gelmiş.
Bradbury’nin 1953’te (yazım süreci 1950'ler) hayal ettiği dünya, bugün penceremizden baktığımız