Girdiğimiz bu odada ayakta dururken, çok laubali görünen redingotlu adamların içinde, başka redingotlu bir adam peyda oldu. Bu yeni gelenin kim olduğunu, ne olduğunu ve ne yapmak lazım geldiğini ne ben ne de arkadaşım [Albay Nazım) anlayamadık. İçeri girdi, bizim bulunduğumuz tarafa doğruldu ve kanepenin sağ köşesine oturdu. Gözlerini kapadı, derin bir vecde daldı. Neden sonra tekrar gözlerini açtı, bize lütfen iltifat etti: "Sizinle müşerref oldum, memnunum." diyerek iyi niyetini gösterdi. Tekrar gözlerini kapadı. Bu nazik sözlere cevap vermeye hazırlanırken kendinden geçmiş bir kişinin huzurunda bulunduğumu sezdim... Biraz sonra gözlerini açtı: "Seyahat edeceğiz, değil mi?” dedi. “Evet, seyahat edeceğiz," dedim, itiraf edeyim ki bir mecnunla karşı karşıya bulunduğumu derhal hissetmiş fakat mantıklı bir konuşmaya girişmekten kendimi men etmemiştim. Hemen ayağa kalkıp dedim ki, "Efendi Hazretleri, birlikte seyahat edeceğiz. Seyahat iki gün sonra başlayacaktır. Cumartesi akşamı Gar'da hazır bulunacaksınız..." Veda ettik ve çıktık. Mükellef bir saray arabasına binmiştik. Naci/ Bey ile aramızda aşağı yukarı şöyle bir konuşma oldu:
"Zavallı bedbaht, acınacak bir adam. Bunlarla ne yapılabilir?"
"Öyledir."
"Bu zavallı yarın padişah olacaktır, kendisinden ne beklenir?"
"Hiç..."
"Biz ki aklımız mantığımız vardı, biz ki memleketin kaderini bugününü, yarını anlamış insanlarız, ne yapabiliriz?"
"Güç,"dedi Naci Bey.