Her zaman kendi mukadderatımızla hudutlanmış ve adeta kendi kendimize hapsedilmiş gibiyiz. Yabancı muhitlerde inkişaf eden hakikatlerin hiçbir zaman sevgili hülyalarımıza erişemediğini görüyoruz. Ömrümüzün hazzı hemen kendi kanımızdan ve mirasımız olmuş hülyalardan duyduğumuz şahsi bir musikiye inhisar ediyor. Fakat ruhumuzun yalnızlığında çağlayarak
bizi ölülerimizle birleştiren bu ahenkler, bu derin duygular ve kanaatler bile bizi hakikatlerden güzel ruyalarla mest ettikten sonra, azar azar yine dağılıyor. Ellerimizin dokuduğu talih ilk önce kainatımız, sonra da yavaş yavaş mezarımız oluyor. Herkes gönlünde hayatın tadından ve kainatın hazzından süzülmüş bir şebnem gibi duyduğu muhabbetini hayata ve kainata duyurmaktan aciz kalıyor!