Yaşam Rusya'nın işgaline benzer.Yıldırım gibi bir başlangıç, asker şapkalarından bir bulut, bir tavuk kümesindeki ürkütülmüş hayvanların uçuşan, havada dans eden tüyleri, düşman geri çekilirken zafer olarak kaydedilen tali bir ilerleme dönemi, sonra da gitgide azalan erzak ve suratınıza çarpan ilk kar taneleriyle birlikte moralinizi sıfıra indiren uzun ve tüketici bir yürüyüş başlangıcı. Düşman Moskova'yı ateşe verir ve siz tırnakları bile buz tutmuş General Ocak önünde boyun eğersiniz.Acı bir geri çekiliştir bu. Kazaklar sizi hırpalar durur. Sonunda genelkurmay haritasında bile gösterilmeyen bir Polonya ırmağını geçerken, daha ağzı süt kokan topçu tarafından açılmış bir ateşin altında can verirsiniz.
Bundan daha büyük bir acı olanayacağını, sokaklarda Maryam'ın adını sayıklarken ölüp gideceğini sanıyordu. Ama bilmiyordu ki vücudun ruha ihanet etmediği anlar pek azdır. Ne çok ister insan büyük kederlerin ardından ölüp gitmeyi de, başaramaz.
1999 yılının kasım ayında Can bir şeyin varlığını, değerini ancak o şeyin yokluğunda anlamanın zihnimizin can sıkıcı bir beceriksizliği olduğunu düşünüyordu.Oysa aşıkken bu beceriksizliği yaşamıyor, şeylerin gerçek değerini kavrıyorduk. Çünkü aşıkken varlığı ve yokluğu aynı anda hissediyorduk.