Ölüm bir varmış bir yokmuş… Aslında Jose Saramago okumaya ‘Körlük’ kitabıyla başlamayı düşünüyordum fakat o sıralar basımı olmadığı için alıp okuyamamıştım. Bu kitap da ‘Kitap Kardeşliği’ etkinliği için kitapları incelerken konusuyla dikkatimi çekmişti. Bu sefer de kitabın basımı var ama kitap ortalarda yok! Kaç kitapçıya sorduysam ‘Elimizde kalmadı.’ dedi. Bir süre sonra internetten kitabı sipariş ettim ve kitaba sonunda kavuştum. Kitabı bulduğumu göre sırada okunması vardı. Yanlış zamanlama sebebiyle 1-2 kere elime alıp bıraktım kitabı. Kitap okunmak için bekliyor beni tabi. Bende okumaya başlamak için uygun zamanı kolluyorum. Sarı kapağıyla ben buradayım dercesine bağırdığını duyar gibiydim ve sonunda tekrardan başladım okumaya.
Ah o bitmek bilmeyen virgüller… Diyalogları okurken konuşma sırası kimdeydi, kim dedi, ne dedi, kime dedi, ne oldu, ne bitti… Hoppala al başa tekrar oku. Bu durum okumamı başlarda biraz zorlaştırdı tabi ama yavaş yavaş alıştım gibi, hatta sevdim de Saramago’nun bu tarzını.
Her neyse gelelim kitaba. Adı bilinmeyen bir ülkede yine adı bilinmeyen insanlara sonsuz yaşam hakkı veriliyor. 1 Ocak’ın ilk dakikalarından itibaren bu ülkede hiç kimse ölmüyor. Bu durum ilk başta güzel gözükse de aslında birçok sorunu beraberinde getiriyor. Hastalanan hastalarla, kaza geçirip ‘Bu halde yaşanmaz.’ denilecek insanlarla dolup taşıyor hastaneler. Kimsenin ölmediği bir ülkede yaşlı nüfusuda artıyor haliyle bakımevlerinin de hastanelerden pek bir farkı kalmıyor. Cenaze levazımatçılaır, sigorta şirketleri ölümün gitmesiyle oldukça büyük bir zarar uğruyor. Tek bunlarla bitmiyor sorunlar tabi…
Bir zaman sonra ölüm taktik değiştirerek çıkageliyor. Öleceğimizi kısa bir süre önceden öğrenseydik ne yapardık? Hayatımız nasıl olurdu? Ölümün olmadığı bir hayatı