Otuz yedi yaşına geldiğimde kendime kendi gözümle mi başkalarının gözü ile mi bakacağımı, hangisinin daha az tahripkâr olduğunu sezemez hale gelmiştim. Kendi kendime baktığımda bir türlü gerçeğin ne olduğunu seçemiyor, kendimle ilgili hayal mi, halüsinasyon mu, vehim mi, vesvese mi olduğunu bilemediğim bir karmaşanın arasından hasta, yarı baygın şekilde bin güçlükle sıyrılıyor, bir daha böyle dehlize girmeyeyim diyordum. Başkaları tarafından olası görünümümü düşünüp, o tarafa geçip bakınca da bu kadar ufaklığı, zavallılığı tahammül edilmez görüp kendimi yüceltemememin çaresizliği ile kaskatı bir cesede dönüyordum. Başka insanları bir şey sandığım anlaşılmasın, kendini bir şey sanmayan, başkasını hiç saymaz. Başkasına kıymet vermek (vermeye, verir görünmeye razı olmak da denebilir) için önce bir doymak, taltif edilmek, şu diken diken tüylerin yatıştırılması gerek ki dönüp başkasına da "Eh fena değil," diyebileyim. Bunu diyebilenler bir ağız birliği etmişçesine, cehennem çukurundan bir vesile uzaklaşmış, kısmen de olsa rahata ermiş, şimdi, tüm bunlardan sonra her şeye karşı müsamahakâr, olmuş, durmuş oturmuş halin tatlısını yemeye geçmiş, aslında başka da hiçbir şeyi değişmemiş insanlardır. Buna da olgunluk deniyor. Neden hep boynuzu kulağı düzen olgunlaşıyor da, işi rast gitmeyen, teslim olmayan, beceremeyen, becerebildiğine, muhatap bulamayan diken diken haliyle aslında olgunluğa daha yakınken en uzak kalan oluyor, bir de ayıplanıyor?