İshiguro her kitabında başka biri gibi yazıp beni şaşırtan yazarlardan. Beni Asla Bırakma’daki o sessiz distopya, Klara ile Güneş’teki kırılgan yapay zekâ bakışı, Gömülü Dev’deki sisli masal dünyası, Değişen Dünyada Bir Sanatçı’daki hafıza ve suç ortaklığı meselesi…
Ve Günden Kalanlar’da neredeyse bir sessizlik yazarı.Bu sefer yazarken taktığı maske ise:İngiliz ağırbaşlılığı.Ama bu ağırbaşlılığın altında korkunç bir yalnızlık var.
Bence de bu kitap Ishiguro’nun en “kusursuz ayarlanmış” romanı.Bunun nedeni yalnızca iyi yazılmış olması değil;insanın kendi hayatını yanlış yaşadığını fark etmesini inanılmaz bir incelikle anlatması.
Bir uşak olan Stevens’ın birkaç günlük araba yolculuğunu okuyoruz.Ama aslında o yolculuk boyunca bir insanın bütün ömrünü, bastırdığı duyguları,sadakat fikrini,sınıf meselesini, “erdemli olmak” adına kaçırılmış hayatını, geç kalmışlık hissini okuyoruz. Stevens, insanın kendi hayatına bile yabancılaşabileceğinin kanıtı gibi biri.
Yol boyunca karşılaştığı, akşam olunca işini geride bırakıp sohbet eden, eğlenen, ayaklarını uzatıp hayatın tadını çıkarabilen insanlara bakarken Stevens’ın kendi hayatına yüklediği anlam da sarsılıyor sanki. Çünkü onun için “akşam”, dinlenmenin ya da yaşamanın değil, iyi hizmet etmenin devamı olmuş hep.Üstelik bir yandan da hayatını adadığı o “başuşaklık” ideali çağın dışında kalmış,eski saygınlığını yitirmiş. Stevens yalnızca kaçırdığı hayatla değil, kendisini uğruna feda ettiği dünyanın artık var olmamasıyla da yüzleşiyor.
Ta ki kitabın sonunda “Kendi hatalarımı kendim işledim bile diyemiyorum.” dediği yere kadar ondan açık bir pişmanlık itirafı okumuyoruz aslında. Hayatı boyunca kendi vicdanını, kendi kararlarını, kendi ahlaki tavrını nasıl hizmet ettiği asillere devrettiğini anlatırken bunu bir erdem gibi