Bu ilk paragraf tamamen benimle ilgili. Hemingway'den okuduğum ikinci kitabı benim için ortalama oldu. Üçüncüsünü çok seveceğimi düşünerek, bir kitabını daha okuyacağım. O da muhtemelen Silahlara Veda olur. İşten bir arkadaşımla 3'er kitap seçip okumaya karar verdik. Onun seçtiklerinden biri buydu ve ne yazık ki ben ihtiyofobiğim. Okurken gözümde karakterleri, mevsimleri, şehirleri, nesneleri, mekanları canlandırmayı çok sevdiğim için bu kitabı okumak beni biraz zorladı. Buradan balık korkum olduğunu bile bile bu kitabı seçen biricik arkadaşıma selam olsun. Bu arada bu durum için üzgün olduğunu ne kadar belirtse de bu okuma durumu rüyamda birkaç balık tarafından yendiğimi görmeme engel olmadı.
Araştırmalarıma göre Hemingway'in bu kitabı somut savaşla ilgili olmayan nadir kitaplarından. Burada verilen ayrı soyut bir savaş var. Pes etmemek, yaşama içgüdüsü, yalnızlık, kayboluş, varış... Benim en çok dikkatimi çeken bunlar oldu.
Üç günlük yaşlı bir balıkçı serüveni. Kısmeti uzun süredir kapalı olan, her ne kadar "Hadi rastgele!" desek bile 85 gündür gelmeyen bir hikaye. 85 günün sonunda büyük bir kısmet onu buluyor. Yalnızlığını kısmetiyle bir şekilde gidermeyi becerse de, bir süre sonra tekrar kendiyle kalıyor. Eski çırağı Manolin tüm çetin koşullarda aklına geliyor; acıktığında, gücü bir şeye yetmediğinde, bir şeyi akıl edemediğinde... Gerçekten hepimiz öyle miyiz? Zor koşullar mı bizi birini düşünmeye ya da özlemeye zorluyor. Manolin yerine bir balık vardı, onunla konuşuyor onu seviyordu, zaman zaman fikrini bile soruyordu ama o balıktan geriye ne kalacaktı? Manolin'e giden yol bu balıktan geçiyordu.
"Sen bir yarım balıksın, be. Bu kadar açıldığım için özür dilerim. İkimizi de mahvetti bu. Ama biz de bir sürü canavar öldürdük;
Çok uzun süre edebiyat okuduğum zaman kendimi biraz hüzünlü hissediyorum. Bunun sebebi aşırı duygu yüklemesi, benim karakterlere çok fazla bağlanmam ya da hayatımdaki birçok şeyi kitaplara entegre etmeye çalışmam ve bunu başarmam olabilir. O yüzden arada sırada bu tarz kitaplar okuyup biraz daha "bilimsel" (benim gibi bir edebiyat mezunu söz konusu olduğunda bilimsel kelimesi tırnak içine alınır) tatminlik sağlamanın yararı olacağını düşünüyorum. Hem kafa değişikliği iyidir. Malum sebeplerden kafamızı alıp bir yerlere gidemiyoruz şu sıralar.
hizliresim.com/pILQRn
Yukarıdaki link tam olarak bize maddesel dünyayı anlatıyor. Günde en az elimizin 1 kere değdiği 10 adet birbirinden eşsiz madde. Kimini hor görüyoruz, kiminden gözlerimizi alamıyoruz. Bazılarının vücudumuzun kimyasına karışmasına izin veriyoruz, bazılarını vücudumuzu dış etkenlerden korumak için kullanıyoruz.
Üniversitede bir hocam vardı. Asla teknolojik hiçbir araç kullanmaz, yazılı kağıtlarını daktiloda yazar, notları sisteme asistanları girerdi. Çok kibar dede göbekli bir beydi kendisi. Bir gün muhallebiciye (evet anlatırken aynen böyle söylemişti) gittiğinde etrafını gözlemlemiş ve bir çocuk hakkındaki fikirlerini bize şöyle aktarmıştı: "Su istedi beyefendi. Önüne bir bardak ve şişesiyle getirdiler. Hemen şişeyi açtı, adeta su kıtlığından çıkmış gibi suyu bardağa akıttı. O kadar baş aşağı getirdi ki şişeyi, birkaç damla kendini çaresizlikten dışarı attı. Benim bu insanları anlamam gerçekten güç zira ellerindeki o güzel cam bardağın ya da az sonra midesine inecek olan ve onu hayata bağlayacak akışkan sıvının değerini bile bilmiyorlar. Yavaş yavaş akıt o suyu önce, sonra bir bardağa ve suyun aldığı şekle bak. Ne kadar ilahi! Ne kadar farklı! Ama affedersiniz eşeğin yalaktan içtiği gibi içiyordu
Bugün okuduğum bu kitaptan inanılmaz keyif aldım. Bu kadını ne zaman okusam, kendimi Eugène Delacroix'in tablosundaki bayrağı taşıyan kadın gibi hissediyorum. Kalk gidiyoruz dese biri, giderim. Bu sabah yazdığım başka bir incelemede ne olacağıma karar verememekten yakınmıştım. Bu kitabı okuduktan sonra, 4 sene DTCF'de okuyup aktivist olmayan ben, acaba Kadın Hakları savunucusu mu olsam diye düşündüm.
Beauvoir'ın hayatını tamamen özdeştirdiğim şarkının linkini bırakayım, ama esas adamdan değil bu, cover. Neden diye soracak olursanız müziğin videosu bana göre onun hayatını daha çok yansıtıyor. Videoda özel bir durum söz konusu değil, sadece esas adama göre daha bohem. Tıpkı Beauvoir'ın seçtiği hayata benziyor. Müziğin yükselme ve alçalma hızı Beauvoir'ın hayatındaki inşalar ve yıkımlar gibi. Belki okurken dinlersiniz:
youtube.com/watch?v=kjlu9RR...
Odadaki küçük rafın üzerine birkaç kitap koydum ve dedim ki: "Zeynep Can bunları bitirmeden kitap almak yok." Biraz boğucu bir seçim listesi yapmışım. Zaten bunalık vaziyetteyim. Böyle üzerime bir ağırlık çöktü, canım nasıl bir şey yapmak istemiyor. Aldım okudum kadını, gene kendime geldim. Beauvoir o kadar cesaretlendirici bir kadın ki, biyografiyle "Yakarım o Roma'yı!" diyorsunuz. Neden Paris değil Roma diye sorardım ben sizin yerinizde olsam. Çünkü... Jean-Paul Sartre ile her yaz oraya tatile gidiyorlar ve tabiri caizse tam benim yaşamak istediğim gibi bir hayat yaşıyorlar. Çünkü oraya tatil için gittiklerinde bile çalışıyorlar.
"Daha sonra her yaz olduğu gibi Roma'da kalırlar; çalıştıkları, en çok sevdikleri yer Roma'dır. İkisi de çok çalışmıştır: "Tatil" dedikleri şey de gidip başka yerde çalışmak demektir." (sayfa: 68)
Bilmeyenler için bir dipnot geçmek lazımdır;
Özgürlüğü YazmakSylvie Le Bon De Beauvoir · Yapı Kredi Yayınları · 201772 okunma
Sabahın beşinde bisiklete bineceğim diye kalkıp, camdan havlayan köpek sürüsünü görünce yorganın altında kitabı bitirmeye karar verdim. Aslında sokak hayvanlarından korkan bir tip değilim ama bisikletle olunca çok kovalıyorlar :< Onlara da yazık bana da. Neyse sonuç olarak Pazar miskinliğimi bu kitap ile yaparım derken daha gün doğmadan kitabı bitirmiş oldum.
Sürekli işten şikayet eden ben ve sürekli buna maruz kalan sizi daha fazla mağdur etmemek için bu kitaba başladım. Botton çoğu zaman bana yol gösterir, kitaplarından istediğimi elde edemesem bile, genel kültür olarak beni o kadar çok tatmin eder ki, kitabı ne amaçla okuduğumun bir önemi kalmaz. Mesela, Felsefenin Tesellisi beni felsefi açıdan daha çok doyuracak diye düşünürken, daha çok kişisel bağlamda tatmin olmamı sağladı.
Bu kitabı tamamen işteki sıkıntıları çözmek için okudum. Aslında son sayfada şunu söylemeyi umuyordum: "Amaaaan, başlarım işine! Ben gidip dağlara yerleşeceğim." Yaşıma rağmen, hala bir ne yapmak istediğini bilmemezlik var üzerimde. İşimi seviyorum ama çalıştığım insanlar hoşuma gitmiyor, her ne kadar karakter olarak iş hayatına uygun bir insan olmasam da, insanlara kendi yaşamlarında ilham vermek hoşuma gidiyor, bütün gün evde çalışabilecek kadar evcimenim, ama topluma hitap etmek hoşuma gidiyor. Eminim ki bir çoğunuz ne yapmak istediğine karar vermiş ve bu yolda ilerleyen insanlarsınız. Benim ise her gün kafamdan şunlar geçiyor: "Pastane mi açsam acaba?", "Bir yayınevinde editörlüğe ya da çevirmenliğe mi başvursam?", "Çalıştığım firmanın yurtdışı ayağına mı başvursam?", "Küçük butik bir otel açsam şahane olur?", "Evde bir şeyler yapıp satmak ne kadar mantıklı?", "Eğitmen tercüman olarak Arap ülkelerine mi gitsem?" İşte bu ve bunun gibi sorular yüzünden,
Statü EndişesiAlain de Botton · Sel Yayıncılık · 20211,210 okunma
Nasıl oldu da bu kitap için bir inceleme yazmadım aklım almıyor. Halbuki yazdığımı düşünmüştüm. En başından uyarmam gerek, az biraz uzun yazmayı düşünüyorum ama çok bunaltmadan zira normalde çok uzun incelemeler yazmam.
Sitedeki Proust okuma etkinliği -#38543676 - vesilesiyle birkaç arkadaşa bu kitabı önerdim. Önerirken bir baktım, kitabın incelemesini yapmamışım. Kendime inanılmaz şaşırdım çünkü bu kitap benim hayatımı öyle bir değiştirdi ve o kadar güzel faydalar sağladı ki, es geçmemin mümkün olduğu bir dünyayı hayal edemedim. Meğer o dünya içinde yaşıyormuşum.
Dünya içinde yaşamak demişken, şu sıra Proust okuyan birçok kişinin yaşadığı ikilemleri -eğer kitaplarını doğru bakış açısıyla okuyorlarsa- anlayabiliyorum. Sakın paniğe kapılmayın! Siz kitaba parayı verdiğiniz, kapak sayfasını çevirdiğiniz ilk andan itibaren bu seyahati göze aldınız demekti zaten. Şu an Proust'un mükemmel zekasıyla uzun bir yolculuğa çıkmış bulunuyorsunuz. Bu yolculuğun sonuna kadar, hem rüya, hem gerçek dünya arasında seyahatler edecek ve bunların alt kırılımlarındaki olaylara şahit olacaksınız. Öyle ki, bir kurabiyenin kokusu sizi Amerika kıtasındaki bir yazlığa kadar götürebilecek!
İlkin kitap ile tanışmamı yazmak istiyorum. Bildiğiniz gibi Fransız Dili ve Edebiyatı okudum. Hipokrat, Tıp Bilimi için neyse, Proust bizim için oydu (Tıp dalına çok hakim değilim, daha gerçekçi bir örnek aklınıza geldiyse kusura bakmayın.) ve ne yazık ki ben Marcel'den nefret ediyordum. (Marcel dememin sebebi artık Proust'u bir arkadaş gibi görmem ve kendi arkadaş çevremde kitabı okuyan arkadaşlarımın bana "Gene Prousttun!" demesindendir. Ayrıca bu kitap içerisinde Prosutmanın anlamına denk geleceksiniz.) Gelin görün ki, hem bu kitabı hem de Proust'un kitaplarını okuyalı epey oldu