Hiçbir vaziyet her ümidi kestirecek kadar ümitsiz olamaz; ümit ne kadar zayıf ve boş olursa olsun, insanın istek ve arzusu onun böyle görünmesine engel olur.
Altın çağ fikri hemen her kültürde vardır. Genellikle üstünden çok zaman geçmiş böyle bir çağdan bahsedenler, kendi zamanlarını bir çöküş evresi, insanın soylu sadelik ve dingin yücelikten oluşan eski yaşam biçimini geçici olarak kaybettiği kaygı verici ama aşılabilir bir ara durum olarak görürler. Günümüzde sömürüp kirlettiğimiz doğayla geçmişte barışık yaşadığımızı, günümüzde insanlar arasın-da uyuşmazlıklar, güvensizlik ve rekabet hâkimken geçmişte beraberliğimizi uyum, nezaket ve erdemin karakterize ettiğini; bugün çok çalışmanın boyunduruğu altında inlerken o zamanlar ihtiyacımız olan her şeyi toprağın bereketli bolluğundan temin ettiğimizi söylerler.
Altın çağların kötü yanı uçucu olmalarıdır. Elimizden hep kaçarlar, ne kadar geriye gidersek gidelim, her nesil için o birlik ve mut-luluk hali hep geçmişte kalır. Sanki aslında hiç var olmamış gibi!
Ahlak ile kültür birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Birikimli bir kültürün inşa edilmesinin önünü en başta açan karmaşık toplumsal işbirliği
biçimlerinin mümkün olması için öncelikle ahlaki normlar ve değerler gereklidir. Artan öğrenme yeteneği ve büyüyen kültürel bilgi haznesi dinamiklerinin yarattığı geribildirim döngüleri, grup büyüklüğüne yakından bağlıdır. Bir grup ne kadar çok üyeye sahip olursa, bir niş bir sonraki neslin özümseyip geliştirebileceği kültürel içeriklerle o kadar hızlı ve iyi doldurulabilir. Bu sorunu çözen ahlakımızdır çünkü insan grupları ahlaki normlar olmadan bu dinamik için gereken büyüklüğe ulaşamaz. Ahlak insanların bir arada yaşamını "ölçeklenebilir" kılar ve bu da birikimli kültürel evrimin gerçekleşebileceği koşulları yaratır. Başka bir deyişle ahlak, muhtaç insanın, fiziksel yetersizliklerini birikimli kültürün oluşmasına zemin hazırlayan, işbirliğine dayalı bir bir arada yaşam örgütleyerek telafi etmesini sağlar.