Konuştukça bana pek çok şeyi en iyi biçimde anlatmayı başarıyordu.Edmundo dayı kadar iyiydi.
“Daha çok anlat,”dedim.
“Hoşuna gidiyor mu?”
“Çok elimden gelse,seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”
“Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”
“Gider gibi yaparız.”
Hâlâ o kadar güçsüzdü ki, köprüye kadar zorlukla gelmişti, adeta ölüsünü sürüklemişti. Oracıkta yolun ortasında bir yerlere oturmak, ya da uzanmak istiyordu canı. Sulara doğru eğilip, batmakta olan güneşin pembe yansımalarına, akşamın alacakaranlığında gittikçe kararan dizi dizi evlere, ırmağın sol kıyısında, onu hedef alan son bir güneş ışınının parıltılarıyla adeta tutuşmuş gibi parlayan uzaktaki bir evin bir tavanarası penceresine bakıyordu dalgın dalgın.
Dünyada herşeyden çok kendini sev,çünkü yeryüzünde herşey kişisel çıkara dayanır, buyuruyor.Eğer kendini gerektiği gibi seversen, işini düzgün bir biçimde yaparsan, kaftanın da bölünmeden sana kalır.
Her şey, birinin ayağının altında yatan kum tanelerinden uzayın sonsuz atomları arasındaki en uzak yıldıza kadar mutluluk vermişti.Güneşin altındaki şeylerle diğer tarafında ki şeyler arasındaki ilişkiyi incelemeye koyuldu.Birbirlerine hiç uymayan olayların, maddelerin listelerini çıkarıp aralarındaki benzeliğini görene dek rahat etmiyordu.Herşeyde bir benzerlik vardı;aşk, şiir, deprem...