Ben çok sinirli bir halde:
Hepsi güzel, fakat biz burada beş altı kişi oturmuşuz, yalnız memleketimizle, Padişahla, Ferit Paşa ile değil, bütün dünya ile uğraşıyoruz. Para yok, asker yok, top yok, tüfek yok, velhasıl bu savaşımızı destekliyecek elimizde bir kuvvet yok. Buna çare düşünelim.
Dedim. Paşa yine gülerek:
- Azizim Mazhar Müfit bu senin dediklerinin hepsi olsa o zaman bu işi annem de görebilir. Marifet bu yokluk içinde muvaffak olmaktadır. Her nedense sen bu gece sinirlenmişsin. Haydi git yat, yarına kadar bir şeyin kalmaz.
Dedi.
Hakikaten Paşa'daki azim ve imân ve irade kuvveti bütün bu saydığım, yokluğundan bahsettiğim kuvvetlerin, çok fevkinde idi. İşte muvaffakıyetimizin sebeplerinden birinin de Paşa'daki bu azim, imam ve bu irade olduğuna ben kailim.
Milli dâva ancak bu inan, bu irade ve azimle tahakkuk ettirilecektir. Yaşaması ve muzaffer olması gereken naçiz şahıslarımız değil, millî kurtuluşu temin edecek olan fikirlerdir.
Ooh ne âlâ, mücadele yerine mandayı kabul edeceğiz ve rahata kavuşacağız!. Bu ne gaflet, ne körlük ve hatta ne budalalık?. "İstanbul eazımı ricali" de bu fikirde. İçlerinden biri çıkıp da "Ya istiklâl, ya ölüm" diyemiyor.
Refik Bey, daima hislerine hâkim olan ihtiyat payını yine muhafaza ederek Paşa'ya:
- Paşam, bir mücadelenin içindeyiz. Belki muvaffak olacağız. Belki olamıyacağız. Fakat, netice ne olursa olsun, Reşit Paşa'ya verdiğiniz cevapta kullandığınız: "Herhangi bir devleti ecnebiyenin sahabetine tenezzül eden şahsiyetlerden değilim. Benim için en büyük noktai sıyanet ve menbaı şefaat milletimin sinesidir" cümlesi dahi başlı başına Türk milletine yadigar kalacak bir ders ve milli vecize olmak değerindedir.
Ben devletçiyim: Çünkü başka türlü Türk Afrika yerlisi şartlardan kurtulamaz. Türk milletinin bugünkü yüksek milletler seviyesine çıkarmakta, ancak Türk evlatlarının menfaati vardır.