Bir kitabın son sayfasını kapattım az önce…
Aslında kapattığım yalnızca bir sayfa değildi,şahitlik ettiğim hayatın içine açılmış pencereydi aynı zamanda. İçimde ağır bir hüzün, biraz öfke ve tarifsiz bir kırgınlık kaldı. Çünkü bitirdiğim roman Yüzsüz Hayat ve ustası Adnan hocamdı.
Sayfalar ilerledikçe bir kurgu okumadığımı fark ettim. Sanki bir hayatın içinden geçiyor, bir insanın kaderine sessizce eşlik ediyordum. Üstelik anlatılanlar bana o kadar tanıdıktı ki..Bu toprakların suskunluklarını, kırılmalarını, yaralarını bilen herkes gibi ben de o satırlardaki izlere tanıklık ettim.
Okurken içimde hep küçük bir umut vardı. Belki sonunda karanlığın içinden bir ışık doğar, belki yaşanan onca acının ardından insanın yüreğini ferahlatacak bir son gelir diye düşündüm. Ama roman bitip son cümle kapandığında anladım ki bazı hikâyeler mutlu sonla bitmek için değil, gerçeğin ağırlığını göstermek için yazılır...
Kitap ,en baştan ismiyle bizi içine almayı başarıyordu zaten: YÜZSÜZ HAYAT..!?
Ama sayfalar ilerledikçe kendime şu soruyu sormaya başladım: Yüzsüz olan gerçekten hayat mıydı?
Hayata bu suçlamayı yöneltmek kolay olurdu. Oysa romanın bıraktığı his başka bir gerçeğe işaret ediyordu. Yüzsüz olan hayat değil belki de.. Yüzsüz olan, insanlığın kendisi. Üstelik yalnızca bedende değil; vicdanın sustuğu, merhametin eksildiği, insan olmanın unutulduğu yerde...
Bu hikâyede aşk da vardı elbet.Bir kez daha anladım ki aşk, dünyadaki en güçlü duygulardan biriydi.
Ama bazen dünyanın acımasızlığı, en güçlü duyguları bile kırabilecek kadar sert olabiliyordu. Narê ve Yusuf’un hikâyesi tam da bu yüzden içimize işliyor.Çünkü onların yaşadığı acı yalnızca bir hikâyeye ait değil, insanlığın ortak yarasına benziyordu.
Roman bittiğinde içimden şu cümle geçiyordu..
“Yüzsüz Hayat" gülemezdi