Bir okur olarak empati eşiğimin zorlandığı bir eserdi Yaşamak. Yaşamak, basit bir fiil gibi görünebilir; fakat Yu Hua’nın romanında bu kelime insanın bütün varoluş yükünü omuzluyor. Çin’in çalkantılı tarihine, ideolojilerin birey hayatını nasıl ezdiğine tanıklık eden bu roman, ne bir kahramanlık destanı ne de büyük fikirlerin anlatısı… Yu Hua, hayatın sıradanlığını ve acının olağanlaşmasını anlatırken bizi —en azından beni— bir gerçekle yüzleştiriyor: Bazen yaşamak, sadece ölmemenin adıdır.
Romanın dili, benim gibi uzun uzadıya süslü betimlemelerden hoşlanmayan biri için bile şaşırtıcı bir sadelikle örülü. Yazar hiçbir zaman dramatik bir dil arayışına girmemiş. O kadar ki bu sade üslup, anlatının durağan yapısı ve acıların birbirini tekrar eden döngüsüyle birleşince bende bir “alışılmışlık” hissi doğurdu açıkçası. Ancak bunun, hayatın döngüselliğini ve insanın acıya alışma hâlini yansıtmak için Yu Hua’nın bilinçli bir estetik tercihi olduğunu düşünüyorum.
Ayrıca başlarda Fugui’nin yaşadığı —üst üste gelen— kayıpların ve trajedilerin abartılı olduğunu da sanmıştım. Fakat tıpkı romanın dil yapısı gibi, bu anlatımın da bilinçli bir tercih olduğunu; Çin’in o dönemdeki toplumsal dönüşümünü, sıradan insanların devrimler altında nasıl ezildiğini göstermek amacı taşıdığını fark ettim.
Romanın başında Fugui tam anlamıyla “dövülesi bir herif”. Babası bir Türk olmadığı için çok şanslı, yoksa yaşayamazdı zaten :) Aylak, bir baltaya sap olamamış, ailesine önem vermeyen, baba parası yiyen; bunu da kumarda ve genelevde harcayan bir mirasyedi. Sonunda elbette bütün malını kaybediyor. Başlarda yaşadığı felaketler, yaptığı kötü seçimlerin kefareti gibiydi; ancak zamanla bu durum kişisel hatalardan çıkıp tarihin ağırlığına dönüşüyor. Fugui’nin hikâyesi, bireyin kendi hatalarından