"Şimdi" ve "Burada" olmanın kederine karşı çıkmadım.
Dünyada iki kapılı bir han gibi durmanın,
buraya böyle gelmiş olmanın,
geçene yol açmanın, ki içinden rüzgâr geçirmenin
ne büyük güç istediğini anladım. Durmanın ne büyük sabır...
İçimde yeryüzü konuştukça anlıyorum ki,
bölünmüş bir hatırayım ben
dünyaya dağılan.
Ve şimdi biliyorum, neden,
yaş akıyor
atımın sol gözünden.
Kor bir yankıdan başka nedir ki taş?
Dünyada bir heves değil mi insan?
Yokluk ateşiyle tutunduk varlığa
çatladık, kırıldık
ağrıdık.
Sarıydı kum çünkü
gökyüzü sarı hatıra.
Yeryüzünün acı bilgisine uyandık,
şaşkınlığa.
Derin uçurumlardan doğrulup doruğa,
yollarda kabuklar soyunduk.
Dilsizmiş dağ, ses etmemiş bize
merhamet ettik bakıp halimize
-Ah boynumuz ağırdı bize
boyumuzdan büyük yükler edindik.
Çöl!
yetmez mi bunca ağrıdığımız
sarı zehir işte dört yanımız
Çöl! kaldır kumunu duy halimiz:
-Kaybolduk sende, nerde yolumuz?
İki yanım dağ, üşüdüm heybetinden.
Bir adım daha güneşe, bir adım daha
bir adım derken... genişledim
uzağım artık kendimden.
Kurumuş bir bataklık göğsümde,
ayaklarımdan uzak duruyor su.
Ve sessizliğin yankısıyla kuruyorum
kendimi yeniden.
Mutlak ıssızlıkla buluştum,
mutlak kopuştum hatıradan.
Bir şey değilim ben,
geç benden.
Ağaç tutunacaksa bende, köklerine güvensin
yol gidecekse, varsın gideceği yere.
Sabahın sisi ayaklarımı yalıyor
gece de geçecek benden.
Sustum. Yeryüzü olacağı gibi olsun.
Açtım kendimi, dümdüz, ovayım ben.
Rüzgâr vurdukça bana çınlasın çimen.