Artık her sabah aynı ağır yükle uyanmak, ruhun üzerine oturan o tanımlanamaz gri dumanla nefes almaya çalışmak yoruyor insanı. Dışarı çıktığında gördüğün o kalabalık, aslında devasa bir ıssızlıktan başka bir şey değil. Kimsenin kimseye değmediği, herkesin sadece kendi yankısını duymak istediği bir sağırlar panayırında dönüp duruyoruz. İnsanlar birer vitrin gibi; dışarıya parlatılmış , içi ise kof ve soğuk. Ne samimiyetin o eski, sıcak kokusu kaldı ne de bir bakışın arkasındaki o sahici derinlik. Her şey o kadar hızlı, o kadar yüzeysel ve o kadar tahammülsüz ki, insan bu gürültünün içinde kendi sesini bile tanıyamaz hale geliyor. Eskiden acının bir asaleti, hüznün bir ağırlığı vardı. Şimdi ise her sey bir tüketim nesnesi. Birinin kalbine dokunmak yerine, o kalbi nasıl daha iyi kullanabileceğini hesaplayan zihinlerin arasında nefes almak, boğulmakla eşdeğer. Bir masada karşılıklı otururken bile aslında fersah fersah uzaklarda olan, ruhunu başka ekranlara, başka sahteliklere rehin vermiş insanlara ne anlatabilirsin ki? Bu dünya, artık ince ruhlu olanlar için bir barınak değil, açık bir yara. Her köşe başında bir bencillik, her cümlenin altında gizli bir kibir pusuda bekliyor. İyilik bile artık bir gösteriş malzemesi haline gelmişse, sığınılacak hangi liman kalır geriye? Belki de en acısı bu; etrafın bunca kalabalıkken, bu kadar "bağlıyken" aslında kimsesiz olduğunu bilmek. Anlaşılma umudunun her geçen gün biraz daha sönmesi, yerini buz gibi bir kabullenişe bırakması... İnsanlar birbirinin kurdu bile değil artık, birbirinin yokluğu olmuş durumda. Bu devasa mekanik çarkın içinde, merhameti ve sahiciliği bir yük gibi taşıyanlar için dünya artık yaşanacak bir yer değil, sabredilecek bir gurbet. Herkesin bir yerlere yetişmeye çalıştığı ama aslında hiçbir yere varamadığı bu