Hakkari 'de bir mevsim...
On iki yıllık öğretmenim ve hiç doğu da çalışmadım. Doğu da görev yapan arkadaşlarımdan dinlediğime göre bir çok zorluğunun yanı sıra en keyifli çalışma yılları, öğretmen olduklarını en iyi hissettikleri dönemler doğu görevlerini yaptıkları yıllar olmuş. "Neydi o zorluklar ya da güzellikler, doğu görevinin size kattıkları , getirdikleri, götürdükleri nelerdi ? "desem cevabı en iyi Ferid Edgü verir sanırım. Peki ne anlatmış bakalım;
Yılın altı ayını karlar altında geçiren ,yolları kapanan, şehir merkezine gitmek için( şehir merkezi dediğime bakmayın köyden biraz büyük yerleşim yeri) sekiz saat yol yürümesi gereken bir sınır köyü öğretmenin hikayesi aslında okuduğumuz. Köylüsü -şehirlisi ,bakkalı -berberi herkes onun kim olduğunu daha gelir gelmez biliyor çünkü o kadar yabancı çevreye hem diliyle hem görünüşüyle. Okul diye kendine gösterilen yerde ne sıra var ne kara tahta... Hepsini kendi elleriyle yapıyor, kendi cebinden alıyor öğrencilerine kalemi silgiyi. Öğrenciler desen ne üste var ne başta,kızların başı bitli , çoğunun ayaklar yalın, ayakkabısı olanınki de araba lastiğinden bozma. En zoru da dillerini bilmemek. Kar yağıp yollar kapandığında asıl çaresizlik başlamış oluyor. Bu kısımdan sonrasını o duru anlatımıyla öyle güzel aktarmış ki Ferid Edgü okumadım yaşadım desem yeridir. Halkin çaresizliğine mi yanayım, öğretmenin çaresizliğine mi, duyarsız kalan yetkililere mi bilemedim. En çok da köyde sebebini bilmeden ölen çoçukların analarının , öğretmenin gözüne bakması ,ağzından çıkacak kelimelerden medet umması üzdü beni. İnsanın elinin kolunun bağlanması ne zor imiş anladım. Özellikle öğretmen ve Aladdin in aralarında geçen şu konuşma çok sarsıcıydı.
-Hoca benim kardeş hasta,
+Nesi var?
-Ateşi var çok, Ölecek.
+İlaç vereyim mi?
-Hayır